• $7,4126
  • €9,0363
  • 441.833
  • 1542.45
08 Şubat 2011 Salı

Şimdi moda linç kültürü

Bütün bir ömrü gazetecilik yapmak yerine başka meslektaşlarının kuyusunu kazmakla geçen, onları hedef gösterip ihbar etmeye çalışan, yerlerinden olmalarını isteyen isimlere bakıyorum da... Bu linç kültürünün temelinde sadece çok temel bir korku olabilir gibi geliyor bana.
Bu öfkenin, vampirleşmenin korkudan başka bir açıklaması olamaz: Kendi yerlerini korumak, kendi iktidarlarını sürmek için başkalarının kellesinin gitmesi gerektiğine inanmışlar belli ki.
Bakın, bu aralar yine linç kültürü hortladı.
Kendileri gibi düşünmeyen, hatta düşünmeyi bırakın kendileriyle aynı yerde durmayan, yoldaşlık yapmayan, bağımsız kalmayı tercih eden isimlere yönelik sistemli kampanyalar düzenleniyor.
Hepsi aynı metin yazarı tarafından kaleme alınmış gibi duran ortak ithamlar, suçlamalar. Ve hep beraber 'İstifa et, patronun seni işten atsın, hatta öl' çağrıları.
Korkutucu değil mi?
Kendi varoluşunu başkalarının tükenmesine bağlayanların neler yapabileceği, bu uğurda hangi uçlara gidebileceklerini kestirmek mümkün mü?
Bir de eskiden kapalı kapılar ardında, koridorda yapılan adam asma oyunları şimdi aleni, herkesin gözünün önünde sürdürülüyor. Birinin kellesini istemek, onu jurnallemek meslek adabına sığmazdı. Bu yeni linç kültürü ayıp tanımıyor.
Ne yazık ki son yıllarda medyaya çok fazla dışarıdan isim yerleştirildi. Gazetecilik vasıflarına sahip olmayan, bu mesleğin terbiyesini almamış, gerekli eğitimden geçmeyen pek çok kişi devşirildi. Köşe yazarı yapıldı, televizyonlara yönetici olarak atandı, önemli yerlere sokuldu.
Bu da medyada hiç olmadığı kadar çok fazla vasatın yaşam alanı bulmasına neden oldu.
Basit bir örnek vereyim: Hiçbir yeteneği olmayan, hiçbir yeteneği olmadığı için görevden alınan İsmet Berkan isimli bir adam bugün Hürriyet'te köşe yazarlığı yapılabiliyor. Çünkü dönemsel bir ihtiyacı karşılıyor: Hürriyet'in iktidar nezdinde kabul gören bir yazarı olmadığı için. Ama bu ilişki de habercilikle değil, biatla kurulmuş.
Hadi buna bir şey demiyorum. Ama bu durumda biri medya eleştirisi yapmaya kalkarak kendi başarısızlığını ve eksikliklerini başkaları üzerinden temize çekmeye çalışıyor. Buna da sessiz mi kalınacak?
Ne kadar çarpık bir bakış açısı bu: Başka gazetecileri karalayarak kendisini kalıcı kılabileceğini düşünüyor besbelli.
Diyorum ya, bugün dönemsel olarak medyada yer alanlarda belirgin bir gelecek korkusu var.
Toplu linçin nedeni de yarın öbür gün, eskiden olduğu gibi kullanılıp atılmanın önünü kesmek. Her kurumu dönüştürerek, her yerde vasatları egemen kılarak, vasat olmayanları, birazcık daha parıltılı olanları yok ederek kendi türlerini devam ettirmek istiyorlar.
Pusuda beklemelerinin, açık aramalarının, sevmediklerinin ayağının sendelemesi için fırsat kollamalarının nedeni budur.
İyi de keşke bu enerjilerini yaptıkları gazetelere, yönettikleri TV kanallarına harcasalar... Çünkü neye ellerini atsalar kuruyor: Yaptıkları gazeteler satmıyor, TV'leri izlenmiyor.
Hem bu kadar kana susamanın sonu da iyi değil.
Baksanıza Fehmi Koru'ya... Son beş yılını sürekli olarak medyayı yeniden tasarlamaya adamış kendini patronlara önerirken, 'Onu atın beni alın' diye mesaj yollarken kendi kazdığı kuyuya düştü. Yakın arkadaşları bile yardımcı olamıyor ona.
Gelin bu linçten, adam asmaca oyunundan vazgeçin.
Medya herkese yetebilecek kadar büyük bir köydür; burada herkese yer var.

24 yaşım
Herhalde üniversitenin ikinci senesiydi, Cuma gecesi sokağa çıkar ve bitmek bilmeyen bir enerjiyle pazar akşamı eve dönerdim. O yaşlarda hafta sonu gezmek, durmaksızın bira içmek 'cool' sayılırdı. Henüz şarap seçemiyorduk, öyle bir ihtiyacımız da yoktu, zaten istesek bile bu kadar seçeneğe sahip değildik... Hafta içi ders çalışırdık... Bazen sabahın ilk ışıklarına kadar, bazen sabah erkenden uyanıp sınav öncesinde. O yüzden hafta sonu dışarı çıkmak, eğlenmek, 'tıksırana kadar' içmek de bu emeğin bir ödülü gibiydi.
Öğrencilik bitmeden hayat bir türlü başlamıyordu zaten; sorumluluğumuz da bir tek kendimizeydi. Pek çoğumuz hala ailesiyle oturuyordu hatta. Hayat kolaydı... Lale Müldür'ün şiirinde dediği gibi 'Kumsallarda slow ve Bee Gees ve bok gibi genciz genciz genciz.' Ben erken yaşta sorumluluk alan, tek başına hayata erken başlayanlardanım. 24'ümde ciddi ciddi çalışıyordum. Düzenli bir işim, sorumluluklarım, ödenmesi gereken faturalarım falan vardı. Hayatın sadece eğlenceden ibaret olduğu yıllar geride kalmıştı. Bir sene sonra 25 olacaktım, beş sene sonra 30. 18'imde 30 olmak çok uzak görünürdü. İmkansız gibi...
Sorumluluklar arttıkça hafta sonu gezmeleri azaldı. 'Çok yorgunum, ben bu gece evde kalayım'lar başladı. Yemeğe çıkıp 'Ya bu gece içmeyeyim en iyisi, sabah erken kalkacağım' demeler...
Dağıtmalar, deli gibi gezmeler, içmeler... Gençlik anısı olarak kaldı.
Çünkü 24 aşağı yukarı insanın hayatına başladığı yaş... 18, 19, 20 yaşlarının sorumsuzluğunun yok olduğu zaman.

***
24 yaşın altını alkolden koruyorlar ya... Bunu bir de alkolik köşe yazarları savunuyor ya... Bilmezler mi ki zaten 24'ten sonra pek kimse öyle 'aksıra tıksıra' içmiyor - bu da ne demekse...
Devlet eliyle gençlerin korunmasına gerek yok; hayat zaten kendi kendine bunu zorluyor. Bugünden bakınca o dağıtmalar, ilk sarhoşluklar, kusmalar nasıl görünüyor peki? Hepsi o kadar güzel ki... İyi ki gezmişim, iyi ki eğlenmişim.
Yılmaz Özdil bir süre önce muhteşem bir yazı yazmıştı: Türkiye gençliğini yaşayamayanlar tarafından yönetiliyor diye.
Onlara 24 yaşını da, 18'i de anlatamayız. Büyümeyi de, eğlenmeyi de bilmezler.

Cumhuriyet kavgası bitmez
Dün, TRT'nin hazırladığı yandaş Cumhuriyet gazetesi belgeselinden bahsetmiştim. Neden Cumhuriyet'le özdeşleşen isimler değil de Emre Aköz, Taha Akyol gibi alakasız isimlerle görüşüldüğünü sormuştum. Bazı isimlere söyleşi teklifi bile gitmemiş...
Önce belgesele söyleşi veren bazı gazetecilerle konuştum. 'Doğrusu bu isimlere biz de şaşırdık, kendi aramızda 'Ne alaka' dedik' dediler, 'Kanal 24'te bir Hasan Cemal programı vardı, bu isimler oraya da çıkmıştı, TRT'cilerin de galiba oradan akıllarına geldi. Ama belgesel çekilirken Cumhuriyet'in mevcut yazar ve çalışanlarına ulaşmaya çalışmışlar, onlar reddetmiş.'
Ardından belgeseli hazırlayan ekiple konuştum. Özetle anlatılanı paylaşıyorum:
'Hikmet Çetinkaya doğru söylemiyor. Biz bütün isimlere ulaştık, başvurduk, söyleşi yapma istediğimizi söyledik. Hiçbiri konuşmadı, reddettiler. Bir tek sağlık sebeplerinden dolayı Cüneyt Arcayürek'i aramadık. Hatta Şükran Soner de son dakikaya kadar konuşma taraftarıydı ancak diğerlerinin baskısından dolayı vazgeçti.'

<p>Peki, yeni gelen aşılar nasıl uygulanacak? Toplum  Kovid-19’a karşı ne zaman bağışıklık kaz

Kısıtlamalar kalkıyor mu?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Yedikçe mutluluk veren 15 besin

Soğuk havaların etkisini arttırdığı Erzincan'da, Girlevik Şelalesi dondu