• $7,3878
  • €8,9531
  • 436.916
  • 1469.6
28 Şubat 2011 Pazartesi

Köprüden önceki son çıkış

Geçen hafta kendi kendime bir iç yolculuğa çıktım. Hazır fırsat bulmuşken kapağı nehir kenarına attım, diyeyim moda tabirle. Oradaki hava değişikliğinin kendime iyi geleceğini düşündüm.
Bir muhasebeye giriştim... Nereden geldim ve nereye giriyorum, dahası bundan sonra neler yapmam gerekiyor...
Tabii en önemlisi bundan sonra neler yazmam gerekiyor.
Arkamda parmaklarını uzatmış 'Sıra sende' diyen bir koro var.
Bazı gazeteci büyüklerimin 'Artık sen de biraz yumuşa, bu kadar eleştirme' tavsiyelerini dinliyorum.
Bu sancılı dönemin suya sabuna dokunmayan 'yaşam tarzı' yazılarıyla mı geçmesini beklemeliyim acaba? Ne olacak, bir 10 yıl yetecek kadar yedek malzemem var: Restoranlar, şehirler, kitaplar, filmler, konserler derken yazı konusu kendini yeniden yarattıkça yaratır.
Tabii bazılarınız da ısrarla 'Bu dönemi de amma abarttın, burası Putin Rusya'sı değil ki, bak gazetelere bir sürü muhalif yazar var' diyor. Doğru, hakikaten de var. Hatta televizyonlara çıkan, düzenli olarak hükümete muhalefet eden meslektaşlarımız da var.
Eğer suya sabuna dokunmadan, yüzeysel kalarak muhalefet yapacaksanız bu düzen sizi 'göstermelik' olarak bir köşede tutuyor. Etrafa 'Bak bizim de muhalifimiz var' diye örnek veriyor.
Yeter ki kritik konularda pek sesinizi çıkarmayın, arada sırada da 'Sayın Başbakan, yapmayın etmeyin, lütfen' gibi şeyler yazın. O zaman sorun yok...
Baksanıza bu aralar gazeteciler kendilerini oranlarla tanımlar hale bile geldi: Ben yüzde 60 muhalifim, gibi sözler duyuyorum orada burada.
Ve ilk günden beri 'Tutunamayanlar'ın o meşhur sorusu kafamdan çıkmıyor: 'Ne yapmalı?'
- - -
Ben kendi nehrimin kenarındayken Ahmet Hakan'ı sabahın köründe kaldığı otelde polis bastı. Ana muhalefet partisi liderini televizyonda konuk ettiği bir programın sabahına gelen bu baskının tek amacı belli ki gözdağı vermekti. Çünkü çoktan bitmiş, kapanmış bir dava yüzündendi hakkındaki yakalama kararı.
Hayatını, yaşadığı semte kadar göz önünde tutan ve hemen her saat nerede olduğu bilinen bir gazeteciyi ancak sabahın köründe bir otel odasında bulmaları başka nasıl yorumlanır...
Belli ki onun üzerinden hepimize gözdağı vermek istiyorlar, bu mesajı hepimizin okumasını istiyorlar.
Hedef kitle de öyle kalabalık değil; kala kala üç-beş kişi kaldık zaten. Ve bu kadarına bile tahammülleri yok.
- - -
Ahmet Hakan'ın yaşadığı olaydan sonra bir kez daha 'Ne yapmalı' diye sordum.
Gözdağından çıkartılacak mesajları okuyup, 'abi tavsiyelerini' dinleyerek hareket etmek de bir seçenek. Bir anlamda 'köprüden önceki son çıkış' işte: Son bir seçenek sunuyorlar...
O çıkışı kullanacak mıyız, o köprüden geçmekte ısrar edecek miyiz?
Açık söyleyeyim...
Susmanın, sinmenin, kendini yeniden yaratmanın garantili bir tarafı var. Dahası, korku da insana özgü. Anlarım... Eğer o 'çıkışı' kullanacaksanız, bu uzlaşmaya imza atacaksanız kafanız rahat olsun.
Ama bu dönemde korkmanın, geri çekilmenin de ahlakla ilgili bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Zaten istenen bu: Çok az sayıdaki son muhalifler de sinsin, bütün gazeteler 'pembe haberlerle' dolsun.
Onun yerine bildiğini daha da kuvvetli açıklamanın vakti değil mi?
İnandığını daha da şiddetli söylemenin sırası gelmedi mi artık?
Korkmaktansa, susmaktansa, Türkiye'nin 'aile sırlarını' bağıra bağıra deşifre etmek için bundan daha iyi fırsat mı var?
En azından susturulana, bizlere tanınan süre dolana kadar... Bana kalırsa söyleyebildiğimizi, gücümüzün yettiği yere kadar zamanı benim için.

Dev aynası, boy aynası
YalçIn Küçük tanıdığım en zeki adamlardan biri. İnsanı delirtecek kadar şeytani bir zekası var, bu zekayı her zaman iyi şeylere kullanıyor mu emin değilim ama.
Yalçın Küçük'ü sevmemin tek sebebi ise zekası değil, ondan ziyade çok eğlenceli oluşu.
2002 yılında, daha muhabirken ve o henüz bu kadar medyatikleşmemişken evine korka korka gittiğimde çok eğlenceli, çok esprili bir adam bulmuştum. Futboldan, magazinden konuşan, haftalık magazin dergilerine 'En büyük malzemem' diyen.
Ama tabii aynı zamanda büyük bir ego'yla da karşılaşmıştım.
Zaman içinde egosuna göz yumarak, 'Tabii hocam, haklısınız' diye alttan alarak, geçiştirerek kendisiyle bir diyalog kurulabileceğini anladım. Ben kafası farklı çalışan adamları severim çünkü; bunun bir zenginlik olduğunu düşünürüm.
İlk tanıştığım günden bu yana, Yalçın Küçük'te değişmeyen en büyük özellik de bu ego. Tam da 'delusions of grandeur' denilen duruma uyuyor: Kendini her şeyin ve herkesin üstünde görmesine sebep olan bir büyüklük yanılsaması.
Açıkçası, buna bir de şöhretten haz etmesi de eklendiğinde ortaya bazen komik durumlar çıkıyor. Önceki gün bizim gazetedeki söyleşisi gibi.
Ben Yalçın Küçük'ü iyi tanıdığım için onun ne demek istediğini, söylediklerinin ne kadar ciddiye alınıp ne kadar alınmayacağını iyi biliyorum. Yazdıkları gibi, söylediklerini de en az yüzde 80 filtreden geçirmek gerekiyor bir kere.
Bakıyorum, içinde benim de adımın geçtiği bazı cümleler kuruyor. Ama onun anlattıkları benim hatırladıklarım, dahası yaşananların yalın hali değil: Yalçın Küçük tarafından bağlamından koparılmış, çarpıtılmış ve yanılsamasına uygun şekle sokulmuşlar.
Fırsat bu fırsat, kendi 15 dakikasını uzattıkça uzatarak anlattığı abartılı şeylere onu tanımayanlar mal bulmuş gibi üzerine atlıyor.
Bakıyorum, son zamanlarda kendi söylediklerini de unutuyor. Ya da unutmayı tercih ediyor.
Kendisine kötü bir haberim var...
Dört-beş sene öncesine kadar defalarca buluştuk, kahvaltı masalarında bir araya geldik.
Ama Yalçın Küçük o günlerde de şimdi olduğu gibi daha çok masanın eğlencesiydi: Bir tek ciddi konuların konuşulmadığı o pazar kahvaltılarından bir tek masaları yumruklaması gibi bazı absürt davranış biçimleri kaldı.
Yalçın Küçük persona'sı daha dizilerde karikatürize edilmeden önce de kendi aramızda epey bir taklit konusu olmuştu...

<h3>Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kartoğlu, CHP'nin 'Militan' provokasyonunu AKŞAM TV

CHP neden 'Militan' provokasyonu yapıyor?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Hayranı gibi yaklaştı önce imzasını aldı, sonra canını!

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları