• $ 5,6959
  • € 6,3207
  • 269.563
  • 106706
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

İstiklal Caddesi düşürüldü

 Eskiden dokuz günlük tatillerde İstanbul'da kalmanın bir cazibesi olurdu; şehrin tadını çıkarmak, kalabalıktan uzak şehri sahiplenmek gibi. Giderek, böylesi bir arzumun kalmadığını fark ediyorum. Nedense, İstanbul giderek bana ancak arada sırada uğranılacak bir 'ara durak' gibi gelmeye başlıyor.
Tam da bu yüzden evde kitaplar kapağı açılmamış, DVD'ler jelatininden çıkartılmamış şekilde duruyor. Apple TV'de kiralanan filmlerin süresi doluyor kurduğum tek gerçek ilişkim de bütün hayatımı bir şekilde 'sync' ettiğim bilgisayarımla.

İstanbul'un başka birçok şehirde olmayan bir eritme potansiyeli var: Yeteri kadar süre geçirdiğiniz zaman, bu şehrin yerlisi olmasanız dahi, sizi kendisine göre adapte ediyor. Bir süre sonra aksaklıkları kanıksamaya, onlarla yaşamaya, çarpık giden ne varsa görmezden gelmeye başlıyorsunuz. Parçası haline geliyorsunuz.

Sık sık başka şehirlere gidip geldikçe ise İstanbul insana giderek batmaya başlıyor. Benim durumum da bu. Epey bir zamandır, eskiden hiç dikkat etmediğim birçok tersliğe karşı daha duyarlı oluyorum. Gelişmemişlik daha fazla rahatsız etmeye başlıyor. Dahası, İstanbul'da hayatın çok zalim, haddinden fazla şiddetli oluşu da zor geliyor.

Cumartesi geceleri dışarı çıkmayı epey bir zaman önce bıraktım. Arada sırada istisnalar oluyor tabii ki.

Yaklaşık bir sene sonra cumartesi gecesi İstiklal Caddesi'ndeydim. Ve burası tam da bahsettiğim türde bir kaos ve çarpıklık için model konumundaydı. Kendimi bildim bileli İstiklal Caddesi'nde vakit geçiriyorum, ama hiçbir dönemi son birkaç senedir olduğu kadar ilkelleşmemişti.
Tinerciler, yankesiciler, sokakta adam öldürenler, birbirleriyle kavga edenler bir yana...

Eskiden bu caddenin bir dinamiği, kendine özgü bir kimliği ve havası vardı. Dolayısıyla 'İstiklal'e çıkmak' da başlı başına bir olaydı. 'Eskiden Beyoğlu'na takım elbiseyle çıkılırdı' denen günlerden bahsetmediğimi anlıyorsunuz.
Ama 90'ların ortasından itibaren her türlü yeniliğin, yeni fikrin, devrimin, kültürel gelişmenin, sanatsal hareketlerin, sokak modasının merkeziydi İstiklal Caddesi. Cem Yılmaz çıktığında meydana kadar kuyruk olan bir yerden söz ediyorum. Türkiye'nin kültürel ikliminde ne tartışılıyorsa, ne merak ediliyorsa kökü İstiklal Caddesi'ne uzanıyordu.


İstiklal Caddesi artık herhangi bir Ortadoğu ülkesinin herhangi bir alışveriş caddesi. Kaliteli mağazalar olmadığı gibi sokaklar da estetikten yoksun, çarpık yapılaşmanın boyunduruğu altına girmiş.

Granitlerin yerinden oynaması, su birikintilerinin oluşması ve sokağın aşırı pis olması gibi altyapısal problemler de var.

Bütün bunlar çözülebilir.
İstiklal Caddesi'nin asıl problemi ise Türk kültür hayatındaki ağırlığını kaybetmiş oluşu, dinamizminin yok edilişi. Asıl bu nasıl çözülecek?
Yanlış şehircilik politikalarının bunda etkisi büyük. Ama bütün değişimler gibi bu caddenin dönüşümünü de Türkiye'de yaşananlardan bağımsız göremeyiz. Türkiye ne kadar gerilediyse, İstiklal de o kadar geriledi.
Eskiden sanatın, sinemanın tartışıldığı cafe'ler şimdi nargilecilere dönüştürüldü. 80'lerden daha kötü bir arabesk kültürü hakim oldu. Sokaklardaki rock'çı gençlerin yerini zurna çalan, halay çeken topluluklar aldı. Geçen gece birisi Asmalımescit'ten Taksim Meydanı'na kadar tulum çalıyordu ve de çok kötü çalıyordu.

Zamanında dergilere 'stil ikonu' olarak fotoğrafları basılan İstiklal Caddesi gençleri görünmez oldu. Sokaktaki 'fashion show'lardan eser kalmadı...
İstiklal Caddesi artık Türkiye'nin nitelikli kesimi için hiçbir şey üretemez durumda işte: Ne bir fikir, ne buradan çıkan bir yıldız, ne bir dergi, ne bir sanat hareketi. İstiklal'in kalabalığından Asmalımescit'e kaçanlar da biracı terörüyle yerlerinden ediliyorlar.

Yabancı arkadaşlar hep merak ediyor, basında sürekli bir İstanbul pompalaması var. Bir de işin aslını anlatabilsek.
'First we take Manhattan, then we take Berlin'deki isyankar ruhun aksine bizde önce Ankara, sonra İstanbul ele geçirildi.


'Stik' sıkıntısı

Geçenlerde süpermarkette geziyorum, gözüme bir tereyağı kabı ilişti. Amerika'da tereyağlar bizimki gibi bir geniş dikdörtgen olarak değil, 'stick' tabir ettikleri ince uzun bir boyda satılır. Türk süpermarketi de bu stick'e uygun bir yağ kabı satıyordu.

Kendi kendime merak ettim... 'Bunu alalım da içine uygun bir yağ kalıbı var mı' diye... Yağ reyonuna baktım...
Dikkatimi çekti, Ülker yeni bir margarin çıkarmış. Adını da 'stik' koymuşlar. Margarinle işim olmaz, ama belki ileride bunun tereyağı da çıkar diye sevindim.

Fakat kutuya baktığımda onların 'stik'iyle bilinen 'stick' arasında bir fark olduğunu anladım. ABD'deki 'stick' aynı zamanda bir ölçü birimidir, tariflerde tereyağı buna göre anlatılır. İki stick kullanın gibi. Bir standardı vardır.

Bizdeki 'stick' ise kendine göre bir kalıp... Bana kalırsa yanlış...
Pişirmeye meraklı okurlar bu 'stick' meselesinin yer yer neden önemli olduğunu anlar... Keşke Türkiye'de de 'stick' kalıbına geçilse de bunun bir standardı tutturulsa.


Hayırlı olsun ama...

Magazİn ve kent yaşamı üzerine yazılarıyla tanıdığımız Nur Çintay artık Sabah Pazar'da yazıyor. Eğlenceli bir şeyler yazar diye tahmin ederken önce Hayrünissa Gül'le içinde hiç ilginç tarafı olmayan bir söyleşi, ardından da KCK izlenimleri geldi...

Nihayet bu hafta H&M gibi kendi kulvarında bir konu hakkında kalem oynatmış... Umarım da böyle devam eder...
Çünkü öbür türlüsü - Çintay'ın anlayacağı bir benzetmeyle açıklarsam - kebap ustasına sushi yaptırmaya benziyor.

<p>Yeşil sahaların fenomen teknik direktörü Yılmaz Vural, Türk futbolu ile ilgili gündeme oturacak a

Yılmaz Vural´dan Ağır Taş! ´Kabzımaldan Bile Yorumcu Oluyor´

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları

Eski İstanbul'un unutulmuş fotoğrafları

Marmara Denizi'ndeki büyük deprem araştırmasının ilk sonuçları belli oldu