• $ 5,8981
  • € 6,5065
  • 281.627
  • 99027.8
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

İstanbul'da gece yarısı

Parfüm gibi, fazlasıyla uçucu bir film Woody Allen'ın 'Midnight in Paris'i. İzliyorsunuz, keyif alıyorsunuz, sonrasında pek bir şey kalmıyor. Ama 94 dakika insanı mutlu ediyor.
Türkiye'de bu hafta vizyona girecek filmin en büyük özelliği yönetmenin son yıllardaki işlerinin aksine sinemaya seyirci çekebilmesi. Amerika'da uzun süre vizyonda kalan 'Paris' kişisel tarihinde Woody Allen'ın en başarılı gişesine ulaşmasını sağladı.
Filmin içeriğiyle beraber Amerikalılarla Fransızlar arasında yıllara dayanan obsesif ilişki de etkili olmuştur başarıda kuşkusuz. Karşılıklı merak üzerine kurulu bir yakınlık bu. Alexis de Tocquevelle'den Jean Baudrillard'a kadar Fransız filozoflar Amerika kıtasına özel bir anlam yükledi, inceledi.
Yıllar önce Paris'te bir kafede o güne kadar 56 kere Paris'i ziyarete gelen yaşlı bir Amerikalı çiftle tanışmıştım, bu 57. gelişleriydi ve bu sefer tek yön bilet almışlardı.
Woody Allen'ın filminde anlattığı gibi pek çok Amerikalı entelektüel tarih boyunca Paris'i yaratıcılığa katkıda bulunan bir yer olarak gözlerinde büyütüp yerleşti. Ernest Hemingway'den Cole Porter'a, Scott ve Zelda Fitzgerald'a kadar pek çok kişinin yolu Paris'ten geçti.
'Midnight in Paris'te Owen Wilson'ın canlandırdığı yüzeysel Hollywood yazarının gerçekten yapmak istediği işler için Paris'te yaşamayı arzulaması da bu açıdan anlamlı. Hollywood, hatta daha genel olarak Amerika Birleşik Devletleri hiçbir zaman yeteri kadar derinlikli değil.
Filmin Paris sokaklarında geceleri dolaşan başkahramanı da hayatını belirleyen isimlerin şehirden nasıl ilham aldığının sırrını çözmeye çalışıyor.
Woody Allen'ın da kendi şehrinde kaybettiği izleyiciye kavuşması için Paris'i seçmesi şehre yüklenen mitolojik anlamları kuvvetlendirmiyor mu?
Dün Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın açılış sahneleri İstanbul'da çekilecek olan yeni James Bond filmi için yapımcılarla buluştuğunu okudum. 007'nin İstanbul'a ilgisi büyük, serinin ikinci filmi 'Rusya'dan Sevgilerle'den beri İngiliz ajanın yolu birkaç kere İstanbul'a düştü.
Yeni filmin de açılışının İstanbul'da başlaması güzel bir gelişme...
Ama 'Midnight in Paris'i izledikten sonra 'Keşke Bakan Günay bir şekilde Woody Allen'la buluşsa' diyeceksiniz.
Yıllardır filmleri Amerika'dansa Avrupa'da izlenen Woody Allen son yıllarda hangi Avrupa şehrinden destek alırsa o şehri merkeze alan bir film yapıyor. Londra sokakları 'Match Point'te olduğu kadar güzel yansımadı hiç beyazperdeye, 'Vicky Christina Barcelona'nın benzer bir aşk hikayesine kapılmak isteyenleri nasıl İspanya'ya çektiğini duymuşsunuzdur. Şimdi Paris romantizmi yeniden dirilir, önümüzdeki sene halen Roma'da çekilen filmin benzer bir etki yaratacağı ortada.
Woody Allen geleneksel olarak yılda iki film çekiyor. Biri ilkbahar, diğeri de sonbahar projesi olarak geçiyor daha isimleri konulmadan önce.
İlkbahar da sonbahar da İstanbul'un en güzel göründüğü mevsimler.
Seyirci sayısı çok olmasa da Woody Allen filminde oynamak bir prestij olduğundan neredeyse kime teklif gitse kabul ediyor. Büyük paralar istemeden oynuyorlar, sırf özgeçmişlerinde Allen'la çalışmış olmak yetiyor.
Demek istiyorum ki Kültür Bakanlığı'nın kolaylıkla altından kalkabileceği bir proje.
Neden biraz bütçe ayrılıp daha önce İstanbul'da konsere gelen Woody Allen'la masaya oturulmasın ki? Neden bir sonraki Woody Allen projesi İstanbul'da geçmesin?
Kötü ajanslara yaptırılan laleli reklamların abartılı bütçesinin çok daha azına, daha iyi, daha etkili olacağı kesin.
Bir de, ne olur, hep Adrien Brody oynasın.

Yeni Amerikan başkanı
Televizyon insanı rezil de eder, vezir de... Geçenlerde Amerikan Fox televizyonunda yapılan Cumhuriyetçi adaylar arasındaki tartışmada aday adaylarından Rick Perry epey zararlı çıktı.
Türk hükümetinin şimdiden her ihtimale karşı ilişki kurduğu Mitt Romney bekleneni vermedi ama yine de hepsinden daha iyi olduğunu kanıtladı. Michelle Bachmann deseniz aynı tas, aynı hamam: Abartılı karakteriyle fanatik oyların peşinde.
Geçen başkanlık yarışında Cumhuriyetçi Başkan Yardımcısı adayı olarak yarışan Sarah Palin'in de yarışı bırakmayacağı, son anda aday olacağı konuşuluyor.
Ama iş dünyası ve basın bir başkasına yarışa girmesi için yoğun baskı uyguluyor.
New Jersey Valisi Chris Christie...
'Cumhuriyetçi adayların ekranda nasıl döküldüğünü görenler kafaları çekip çekip Christie'yi aradılar' diye bir espri okudum bir yerlerde.
Aslında Christie 'ekran başkanı' prototipine hiç uygun değil. Bir kere şişman, kocaman bir adam. Ama seveni çok. Amerika batmak üzereyken uyguladığı sıkı politikalarla New Jersey'i toparladığını ona oy vermeyenler bile düşünüyor. Kendisine destek verenlerin oranı yüzde 56'ya çıktı son araştırmalarda.
Anti-Obama duruşu benimseyen Murdoch medyası Cumhuriyetçiler arasında mevcut adayların Obama'yı yenemeyeceğini düşünüyor. Bu yüzden de Christie'ye gazı veriyorlar.
Milyarlarca doları yöneten işadamları teker teker New Jersey valisinden randevu talep ediyor, onu ikna etmeye çalışıyor.
Bugünlerde Chris Christie iyice popüler, çünkü yaptığı açıklamada 'yarışa girmeyeceğini' söyledi. Ama bu konuşma bile kapıyı tam kapatmadığı yönünde.
Christie'nin asıl aklından geçen dört sene daha yerel yönetimde söz sahibi olup kendisini kanıtlamak, ardından çok kuvvetli bir başkan adayı olmak. Obama'nın bir dönem daha seçilebileceğini düşünüyor. Amerikan seçimleri yaklaşırken işler giderek heyecanlı olmaya başlıyor.
Demedi demeyin Chris Christie yeni başkan olabilir.

Son inatçı
Kürtlerle Türkler arasında ucu çok tehlikeli yerlere varabilecek bir kırılmanın yaşandığı bir dönemde BDP'nin Meclis'e girmesini büyük bir rahatlama olarak yorumlamaktan başka çaremiz yok. Türkiye seçimin hemen sonrasındaki siyasi atmosferde değil, bu arada paradigma değişti.
Dahası protesto, tepki, muhalefet ancak arkanda kuvvetli bir destek varsa anlamlı olur.
CHP gibi eğilip bükülen bir partinin tükürdüğünü yalamasından sonra BDP yalnızlaştı.
Mücadele alanı artık Meclis'tir, BDP kendisini Meclis kürsüsünde gösterecektir bundan böyle. Kürtler için de, Türkler için de hayırlı olan budur.
Şimdi Meclis'te yemin etmeyen bir kişi kaldı: CHP Milletvekili İsa Gök.
Partisinin esnekliğine rağmen omurgasını korumaya çalıştı, hala da inadım inat deyip yemin etmiyor.
Artık onun da bir an önce Meclis'e girmesi gerekiyor.
Tam da aynı sebepten: Sağdan say bir, soldan say bir, arkasında kimse kalmamış. Ne yazık ki İsa Gök bu tek kişilik eyleminden beklediğini alamadı.
Hayatta bazen yenilmek, kaybetmek de var... Bazen planladıklarımızın arzu ettiğimiz şekilde gerçekleşmeme olasılığı da var.
Onun için de artık mücadele alanı Meclis'tir. Dışarıda tek başına kalan biri, Meclis'te tek başına olsa da 10 kaplan gücündedir. Tek bir milletvekilinin koca Meclis'i nasıl sarstığı tarihimizde yazılı.

Oray Eğin Diğer Yazıları

Milli Takımımız, Fransa´ya Gitti

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Herkesi şaşkına çeviren gelişme! Bir Recep Sert portresi...