• $7,3592
  • €8,9573
  • 436.522
  • 1536.11
06 Eylül 2011 Salı

İnce kırmızı hat

Geçenlerde kendimce bir benzetme yapıp 'Fenerbahçe BDP'nin yaptığını yapsın' dedim. Gayet net anlaşılacağı şekilde Şampiyonlar Ligi'ne katılması engellenen kulübün Türkiye'de Süper Lig'den de çekilmesi gerektiğini savunuyordum.
Aslında 'Fenerbahçe CHP'nin yaptığını yapsın' da diyebilirdim ama benzetmenin sonu 'tükürdüğünü yalamak' gibi çirkinliklere varabileceği için vazgeçtim.
Korktuğum başıma gelmedi, ama daha beterine maruz kaldım. Türkiye aklını yitiriyor olmalı, çünkü BDP-Fenerbahçe benzetmesi yüzünden yemediğim küfür kalmadı. Bunlardan alınıp, gizli gizli kendimi kapattığım odada 'Neden beni sevmiyorlar' diye ağlayacak değilim. Ama Türkiye'nin ruh halini teşhis etmek için önemsedim.
Tepkiler nasıl oluyor da Fenerbahçe gibi asil bir kulübü, Atatürkçü, Cumhuriyetçi bir simgeyi BDP'lilerle birlikte andığımda kilitlendi.
Futbol, geçmişte de yükselen milliyetçiliğin kendini en net gösterdiği alan oldu. PKK terörüne karşı 90'lı yıllarda ilk ses tribünlerden yükseldi, yasada yeri olmasa da her maçtan önce İstiklal Marşı çalınması o günlerde geleneğe dönüştü...
MHP'nin 1999'da nasıl oy patlaması yaptığını anlamak için tribünlere bakmak yeterliydi.
Tersine Darwinizm misali her konuda geriye doğru giden Türkiye'de bir 90'lar dirilişi yaşanıyor şimdi. Televizyonlar bile 'Hababam Sınıfı', 'Çarkıfelek' gibi o yıllarda fazlasıyla tükettiğimiz yapımlara bel bağlıyor. Şehit haberleri 90'lardaki rutinine dönüşmek üzere. Siyasete de aynı milliyetçi retorik hakim.
BDP'nin ötekileştirilmesinden, Abdullah Öcalan'ın asılmasına, Kürt milletvekiline 'Nasıl Beyaz Türklerin olduğu yerde tatil yaparsın' diye hesap sorulmasının altında hep aynı milliyetçi fanatizm var.
Bütün dünyada futbol, siyasetin bir mikrokozmosudur. Türkiye de bundan nasibini epey aldı: Bir yanda Susurluk zanlısı Hüseyin Kocadağ'a sahip çıkan Fenerbahçe, bir dönemin derin devletinin neredeyse bütün üyelerinin tuttuğu Beşiktaş ve Abdullah Öcalan'ın telsizden maçları dinleyecek kadar körü körüne bağlı olduğu Galatasaray.
Bu politizasyona karşılık Türkiye'de futbolcunun genlerine işlemiş 'Ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu' sloganı da tam anlamıyla benimsenmiştir oysa.
Fatih Terim gibi Galatasaray'ın adını Susurluk'la özdeşleştirmeye, Mehmet Ağar'a şampiyonluk adamaya kalkanlar da oldu. Ama futbolcular siyaset konusunda 'Ben bilmem, büyüklerim bilir' çizgisinin bir adım ötesine geçmemiştir bunca sene.
Hatta sonradan büyüyüp siyasete atılan Hakan Şükür bile hala saha kenarında 'Maraton'a ayaküstü söyleşi vermekten bir adım ileri gidemedi.
Metin Kurt, Kemalettin Şentürk, Tolunay Kafkas gibi birkaç istisnayı saymazsak politika, ülke, gündem, hatta Güneydoğu'da akan kan bu ülkenin futbolcuları için yasak bölgedir.
Tam da bu yüzden Arda Turan'ın bile bile, hiç çekinmeden bu mayınlı tarlada yürümesi (Türk-Kürt meselesinde kullandığım bu metaforu bağışlayın) en basitinden cesur bir adım. Sözlerinin içeriğinin bende yarattığı heyecanı, takdiri, hayranlığı özellikle vurgulamam gerektiğini söylemiyorum bile.
BDP kongresinde en büyük alkışı Arda Turan'ın sözleri aldı. Eminim buna en çok şaşıranlardan biri Arda Turan'ın kendisidir; bugüne kadar hiçbir politik safta yer almadığı gibi sözlerinin politik bir içeriği olduğunu da düşünmediğine eminim.
Kaldı ki 'Golüm tüm halkların şehit olan evlatlarına' sözü bir politik yorum değil, bir insanlık beyanıdır. Ne yazık ki Türkiye'de fanatik çoğunluğun bir türlü anlamadığı da bu: İnsanlıkla politika arasındaki o ince çizgi.
'Karşı tarafın' öldürülmesinden haz duyacak kadar gözümüzün ne zaman döndüğünü az-çok kestirebiliyorum. 90'lı yılların politikacılarının bunun bedelini ödememeleri, hala bu savaş pornografisinin hesabının sorulmaması da toplumsal bir leke.
Ama arada sırada işte Arda Turan gibi bir adam çıkıyor ve politikayla insanlık arasındaki o ayrımı gözümüze sokuyor: Hala bu ülkede vicdan olduğunu hatırlatıyor.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

Rahşan Gülşan'a tavsiyeler
n Eklerden ana gazeteye geçen hiç kimse başarılı olamıyor, işin kötüsü zamanında eklerde yakaladıkları rüzgarı da kaybediyorlar. Şeytanın bacağını kır.
n Bunun sebebi 'ek kafası' mı acaba? Aynı gazete, aynı kağıt, hatta aynı logo ama aynı yazı ekte durduğu gibi durmuyor!
n Okurun eklerden beklentisi yüksek olmadığı için vasatı daha kolay tolere edebiliyor. Eklerin kendine özgü bir dünyası, konu seçiminde geniş bir özgürlük alanı var. Bu yüzden normal şartlarda beş para etmeyecek Ayşe Özyılmazel diye bir yazar Günaydın'da yazdığı için parlayabiliyor.
n Ekleri küçümsemem, önemserim, daha fazla okurum hatta. Bak kaç kere denedi, bir türlü dilini bulamadı Tuna Kiremitçi ama sonunda Kelebek'te parladı. Öyle başyazarlar var ki içi boş, öyle magazin yazarları var ki derinlik katıyor insana.
n Ana gazeteye giderken fazla bagajlardan kurtulmak iyi bir adım olabilir: Başta trafik kazalarını, magazin eklerinde yazmanın zorunlu kıldığı herkesle dost olmayı, şirin gözükmeyi, 'şişman ve sevimli kadın' imajını falan eski mahallende bırak. Thomas Friedman'ın Maureen Dowd'a şu tavsiyesini hatırla: 'Mevcut arkadaşlarına sıkı sıkıya sarıl, çünkü bundan sonra dostun olmayacak.'
n Her gün önümüze bir 'malzeme' ver, her gün köşende durup bakmak zorunda hissedelim kendimizi. Tek kriterin bu olmalı.
n 'Daha kaç gün oldu, bu eleştiriler niye' deme: Üç gün çok uzun bir süredir, üç günde kendini konuşturamazsan üç yılda da konuşturamazsın. Ya bu deve, ya bu diyar...

Berglund ailesine kaptırdım
TOPLUMLARIN bir 'beklenti endeksi' var ya, zaman zaman ters tepebiliyor. Bir şey çok gazlanırsa içimizdeki kuşkucu uyanıyor ve 'Acaba mı' diyor, bu gazlama biraz daha devam ederse de bu sefer tepki gösteriyoruz. Orhan Pamuk'un, Elif Şafak'ın makus talihi bu değil mi?
Bir de tabii bu gazlamanın sonunda hayal kırıklığı var. 'Ay Sezen Aksu albümü çıkmış, koşa koşa almalıyım' deyip o detone sese, kötü bestelere tahammül edip kaç kere tövbe etmişliğiniz yok mu? Bir Çağan Irmak filmini, aynı ikiyüzlülüğü bir daha kaldırabilir misiniz?
Jonathan Franzen'ın 'Freedom' romanının kaderi de böyle oldu. Tam bir sene önce 600 sayfalık magnum opus'unu yayımladı, Time dergisine 'Büyük Amerikan romancısı' diye kapak oldu. Herkes ama herkes 'Freedom'ı konuştu. Gündelik sohbetlerde kadınlar ve erkekler kendi ilişkilerini Patty ve Walter Berglund'la kıyasladı.
Bütün kış 'Patty misin, Walter mısın' diye sohbet açanların yüzüne boş boş baktım ben. Harry Potter'ı, Tony Soprano'yu bilmediğim gibi.
Ta ki geçen hafta ya kadar. Bir cesaret, sadece ilk bölümünü çıktığında okuduğum 'Freedom'a yeniden başladım.
Şu kadarını söyleyeyim: Bugünlerde sadece ama sadece bu romanı okumak istiyorum ve yaptığım diğer her şey anlamsızmış gibi geliyor. Bir yandan ağırdan alıyorum, bitmesin diye. Diğer yandan fena halde kaptırmış durumdayım.
'Seinfeld' dizisi ne hakkında diye sorduklarında 'Hiçbir şey hakkında' denir ya...
 'Freedom' da Berglund çiftinin hikayesi ama aslında her şey hakkında bir roman. Sonuçta her şey bu dünyada biri kadın, diğeri erkek iki insanla başlamıyor mu?
'Bir roman okuyayım da alıp beni götürsün bir yerlere' diyeceğiniz kaç kitap var ki dünyada? 'Freedom' bunlardan biri.

<p>İki ülke arasında gerçekleştirilen istikşafi görüşmelerin 61. turu tamamlandı. Bir sonraki turun

Atina ile hangi konular masada?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Herkes memleketinde yaşasaydı illerin nüfusu kaç olurdu?

Sosyal medyada en çok paylaşılan mantık soruları