• $7,4126
  • €9,0363
  • 441.833
  • 1542.45
24 Şubat 2011 Perşembe

Her başarılı erkeğin arkasında

Ergenliğe daha yeni adım attığım yıllardı, Amerikan kitapçılarının fotoğraf bölümlerinde gizli gizli Robert Maplethorpe albümlerine bakardım. Her an yakalanma korkusuyla, tedirginlik içinde. Ve şaşırarak, gördüklerimden ürkerek.
O yaşlarda S&M nedir bilmezdim, çırılçıplak soyulmuş adamların ellerinde tuttukları kırbaçlar ne işe yarar anlamazdım, ya da deri kıyafetler, maskeler, zincirler...
Dahası, çıplaklık da utanılası bir şeymiş gibi görünürdü bana... Hepimiz 'çoluk çocuktuk' ne de olsa...
Patti Smith'in Maplethorpe'la geçirdiği yıllarını anlattığı 'Çoluk Çocuk' kitabını da en çok bu fotoğrafların sırrını öğrenebilir miyim diye okudum.
Smith ve Maplethorpe, New York'ta sokakta tanışan, sanatçı olma hayaliyle yaşayan ama ne yapacaklarını bilmeyen 'çoluk çocuklar' olarak yola çıkıyorlar. Önce Patti Smith meşhur oluyor, onu meşhur eden 'Horses' isimli albümünün kapağında ise Maplethorpe'un çektiği ikonik bir fotoğraf yer alıyor.
Beyaz gömlekli, siyah ceketini sırtına atan düz saçları hafif kabarmış bir Patti Smith.
Oysa daha birkaç sene öncesinde karınlarını doyuracak paraları bile yok. Zar zor para denkleştirip kaldıkları Chelsea Hotel'de sanatçı olmaya çabalıyorlar.
Patti Smith yazıyor, resim yapıyor... Maplethorpe ise kolajlar, tablolar yapmaya başlıyor. O yıllarda en önemli hammaddesi ve ilham kaynağı da 42. sokakta poşet içinde satılan porno dergiler.
Bazen satın alınan dergilerde yer alan fotoğraflar Maplethorpe'a ilham vermediği için direkt çöpe gidiyor.
Bir gün Patti Smith ona 'Kendi fotoğraflarını çeksene' diyor.
Patti Smith'e 'Sahneye çık, şiirlerini insanlarla paylaş, hatta bir rock grubu kur' diyen de Maplethorpe.
Birbirlerini etkiliyorlar, birbirlerine inanıyorlar. Smith, New York gece hayatında adını duyurmaya başlarken eşcinselliğini kabullenen Maplethorpe da fotoğrafı keşfediyor.
Tabii bu da masraflı bir hobi.
Robert Maplethorpe o sıralarda 20'li yaşlarında. Ve 51 yaşındaki Sam Wagstaff'le tanışıyor. Aristokrat bir geçmişe sahip, iyi okullarda okumuş, New York sosyetesinin önemli isimlerinden olan Wagstaff yaşayamadığı, içinde kalan hayatı Maplethorpe'ta görüyor. Beraber barlara gidiyorlar, uyuşturucu kullanıyorlar...
Ama bu ilişkinin bir başka meyvesi daha oluyor: Sınırsız parası olan Wagstaff, sevgilisi Maplethorpe'a sponsor oluyor.
O yıllarda herkes Maplethorpe'un Wagstaff'la beraber olmasının altında paranın olduğunu düşünüyor. Haksız da değiller. Wagstaff, ona fotoğraf makinesi alıyor, filmlerini temin ediyor ve bir sanatçıyı neredeyse sıfırdan yaratıyor.
Ama bu karşılıklı bir alışveriş. Bu sayede Wagstaff de yeni bir hobi ediniyor. Fotoğraf biriktiriyor, sonradan ünlenecek birçok sanatçıya destek oluyor, işlerini alıyor, milyonlarca dolar harcıyor. Ve dünyanın sayılı fotoğraf koleksiyonlarından birine sahip oluyor. Şimdi bu fotoğraflar Los Angeles'taki Getty'de...
'Çoluk Çocuk'un sonlarına doğru Patti Smith, Sam Wagstaff'le son telefon konuşmasını anlatıyor.
Robert Maplethorpe'un AIDS olduğunu öğrenince eli günlerce telefona gitmiyor, sonunda Wagstaff'i arıyor ve 'Robert nasıl?' diye soruyor.
'Çok hasta' diyor Wagstaff, 'Ama yine de benden daha iyi bir durumda.'
Önce Wagstaff hayatını kaybediyor, sonra Maplethorpe. Onlarla beraber de yakın kapalı çevrelerindeki başka arkadaşları...
'Çoluk Çocuk'un ardından, bu ilişkinin daha fazla detayını öğrenmek için Sam Wagstaff hakkında yapılan 'Black White + Gray' belgeselini de izledim.
İkisinden de çıkartılacak iki ders var:
Birincisi: Eğer sanatçıysanız, içinizdeki sanatçı bir gün mutlaka ortaya çıkıyor. Biri mutlaka o sanatçıyı içinizde kilitlediğiniz kapıları açıyor.
İkincisi: Her zaman bir sponsorunuzun (sevgili, yatırımcı, efendi) olması o sanatçıyı daha kolay ortaya çıkarıyor.
* Patti Smith, 'Çoluk Çocuk', Domingo Yayınevi 2010.

Bir bilen aranıyor
Süleyman Demirel'in yasaklı olduğu yıllarda görüşlerini kamuoyuna Nazlı Ilıcak aktarırdı. Çok da iyi yapardı. Siyasetçileri hapislere atan zihniyeti aşmak için oyuncaklı bir yöntem bulmuştu. Demirel'den 'Bir bilen' diye bahsederdi.
Nazlı Ilıcak, yazacağı konuda mutlaka dersine çalışıyor bir kere; bu konuda hakkını yememek lazım. Ama sadece dersine çalışmakla kalmayıp, kendisini bilgilendirecek bir kaynak da buluyor illa ki. Ve kendi düşüncelerini, kaynakla yeniden gözden geçiriyor, yazılarını öyle kaleme alıyor.
Kısacası hep 'Bir bilen' oluyor onun yazılarında; biz görmesek de.
Yeni dönemin 'Bir bilen'i kim peki?
Bilmiyorum... Bir polis olabilir, bir istihbaratçı, hatta bir asker, bir siyasetçi, bir akademisyen de...
Son zamanlarda Balyoz, Ergenekon hakkında gündeme getirdiği bazı iddialar, soru işaretleri fazlasıyla 'Bir bilen'in filtresinden geçmiş gibi görünüyor.
Peki bunda sakıncalı bir şey var mı? Hayır tabii ki...
Gazetecinin bir kaynağı olabilir; onu bilgilendirmek için emek harcayacak, zaman ayıracak bir kaynak. Türkiye'de basında oluşan havayı değiştirmek için sadece 'adam adama markaj' yapmanız gerek.
Geçenlerde konusu açıldı. Nazlı Ilıcak'ın köşesinde ısrarla yazdığı konuların bir muhatabı onunla temas etmeye bile yeltenmediklerini, çünkü sabit fikirli olduğunu ve düşüncelerinin değişmeyeceğini söyledi.
Ben buna katılmıyorum; yeterli argümanlarla karşısına çıkarsanız, herkes gibi o da ikna edilebilir gibi geliyor. Gereksiz iyimserlik mi; sanmıyorum.
Sadece davasında haksız olanlar kendilerini anlatmak için çok fazla çaba sarf ediyor ve bunun karşılığını alıyor...
Davasında haklı olanlar ise 'Gerçek bir gün illa ki ortaya çıkar' diye bu basın ve halkla ilişkiler çalışmasının üzerinde çok durmuyor.

Türkçe geniş zaman
New York'ta yaşayıp İstanbul'a taşınmaya hazırlanan Amerikalı bir gazeteci Türkçe kursuna başlıyor. Bunun için birkaç yer araştırdıktan sonra bir üniversitenin Türkçe kursuna yazılıyor. Öğretmen, Türk okullarındaki ortaokul öğretmenleri gibi eli maşalı bir kadın. Gönüllü öğrencilerine kızıyor, ödevler veriyor, sözlüye kaldırıyor falan... Tabii Amerikalı hayatta böyle bir şey görmemiş. 'Bu kadın kafayı yemiş herhalde, bizi ne sanıyor' diye kursu bırakıyor.
Sonradan, hiç ayrıntısını bilmeden Turkish Cultural Center diye bir yerde Türkçe ders almaya başlıyor. Cemaat'in New York merkezi olan bu vakıfta dersler birer 'altın günü' kıvamında geçiyor. Gelsin çaylar, gitsin börekler... Öğrenciler 'geniş zaman' öğreniyorlar, onlara derste tekrar ettirilen cümle ise harika: 'Ben Müslümanım, ben içki içmem!'
Nasıl ama?

<p>Sadece Türkiye değil Amerikan basınında da yemin töreninin önüne geçen İncil detayı ile ilgili de

Joe Biden'ın yemin törenine damga vurdu: Üzerinde Kelt haçı bulunan İncil'le ilgili çarpıcı detay

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, yarıyıl tatili zilini çaldı

İHA fabrikası Ankara'da üretime başladı