• $7,4169
  • €8,9855
  • 437.697
  • 1467
26 Temmuz 2011 Salı

Genç bohemler rahatsız

Cuma gecesiydi, posta kutuma bir arkadaşımdan e-mail düştü. Şehrin nabzını tutan gecce.com sitesinden bir link içeriyordu sadece. Tıkladım, karşıma Asmalımescit'te dışarıda duran masalara karşı yapılan baskını, İstanbul'un eğlence mahallesindeki çatışmayı anlatan bir haber çıktı.
Bir an düşündüm. Bu arkadaşım uzun yıllardır Asmalımescit'in dönüşmesinden şikayetçi. Hatta evi o curcunanın tam ortasında ve defalarca gürültüden uyuyamadığı için şikayette bulunduğunu, tepki gösterdiğinde, hatta bir keresinde teras katından su attığını bile biliyorum.
Asmalımescit'teki masaların kalkması onu normalde ancak mutlu edebilirdi ama bu sefer endişeye sevk etmiş.
İstanbul'un nev'i şahsına münhasır ve kozmopolit mahallelerinden Asmalımescit son yıllarda hoyrat bir kapitalist kuşatmaya yenildi. Normal şartlarda bu sokaklardan geçmemiş Çiller ailesi bile paranın kokusunu alınca (genetik özellikleri) hemen ranta ortak oldu. Gerçi onlar gelene kadar mahalleye iyice tecavüz edilmişti zaten.
Sanat atölyeleri biracı tacizlerinin altında faaliyet göstermekte zorlanıyordu artık, yıllardır yerinde faaliyet gösteren esnaf hoyratça yükselen kiralar ve talep karşısında dükkanını boşaltmak zorunda kalmıştı.
Belki ilk başlarda birkaç tane barın, restoranın açılması hoş bir gelişmeydi ama 'vur deyince öldür' misali birbirinin karbon kopyası, bir sürü uyduruk mekan yan yana açılmaya başladı.
'Dur bi' Mojito içelim'den tutun da adıyla müsemma 'Ugly'e kadar bir sürü yer. Yürümenin bile zor olduğu o dar sokaklar sağlı sollu masa işgaliyle iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi. Hafta sonları 'dış işgal' yüzünden Asmalımescit'te bırakın yürümeyi nefes almak bile mümkün değildi. Kaldı ki, sık sık kavga çıkmaya başlamıştı bu barların önünde. 'Hop lan kız arkadaşıma mı baktı' magandalığından varoş mahallesindeki vücut salonundan fırlama bodyguard'ın kendini tatmin çabalarına kadar.
İtfaiye, ambulans nasıl girerdi aklıma bile getirmiyorum!
Bu çarpık kentleşmede birinci sorumluluk paranın kokusunu alan, şehirciliği ve bulundukları semte karşı sorumluluğu hiçe sayan mekan sahiplerinin. O semtin kendine özgü bir karakteri, yaşayan insanlar, restore edilen binalarla beraber bir kimliği vardı halbuki...
Daha çok kısa süre önce sosyalist bir otel sahibiyle mimar ortağı semtteki değişimi görünce yıllardır küçük ve sakin bir restoran işleten kiracılarını çıkartıp burayı bar yapacak birine tahsis ettiler. Böylece o küçücük yer binlerce kişiyi daha çekti. Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım, 'Hiç değilse siz yapmayın' dedim. Bana 'Zaten burası yoldan çıktı artık, bari biz de para kazanalım' dediler. Sosyalistler de bunu yaparsa...
Deniyor ki Başbakan Erdoğan geçenlerde Asmalımescit'ten geçince rezaleti gördü ve bunun üzerine müdahale başladı.
Mekan sahipleri nasıl 'vur deyince öldür' misali sokağa masa koymayı abarttıysa, 'vur deyince öldürmek' Türklere özgü bir davranış biçimi olduğundan şimdi Asmalımescit'teki banklara kadar söküldü. Kral'dan çok kralcı belediye zabıtaları resmen vandalizm uyguladı. Astronomik işgaliye parası veren, lisanslarını yenileyen mekanların bile masalarını kaldırdılar.
Peki yıllardır görevi Beyoğlu'nu yönetmek olan belediye bu kaosa neden bu kadar zamandır göz yumdu?
Beyoğlu belediye başkanı saçını fönlemeye ayırdığı zamanın onda birini Asmalımescit'teki şikayetlere ayırsa bugünkü gibi bir çatışma yaşanmazdı kuşkusuz. Bu şehircilik cinayetinde kent yönetiminin de mekan sahipleri kadar sorumluluğu vardır.
'Belediye nerede' klişesinden başka aklıma söz gelmiyor: Bugün masalara kelepçe vuran belediye ruhsatları bol keseden dağıtırken, her önüne gelene tartmadan, arkasını hesaplamadan mekan açma izni verirken, kaosa göz yumarken neredeydi?

Özgürlük ve adalet pantolondan başlar
Pazar günkü New York Times en başarılı eki 'Style'ı aynı gün yürürlüğe giren 'evlilik eşitliği' yasasına ayırmış. Eşcinsel evliliği üzerine birbirinden güzel makaleler var. Bu kurumsallığın parçası olmak isteyenlerle evlilik fikrini reddedenlerin çatışması yansıyor.
Ama benim en çok ilgimi Levi's'ın bir reklamı çekti.
Tam sayfayı kapatan Levi's öncelikle bu yasanın geçmesinden dolayı New York eyaletini kutluyor. Zaten daha karar yasalaştığı gece hemen vitrinlerini evlenen iki erkek modele ayırdı.
Pazar günü ise bir deklarasyon yayımlamışlar adeta.
Yarım sayfa koskocaman 'Home of the Brave' yazıyor; Amerika'nın hep 'özgür ve cesur insanların yurdu' olduğu söylenir ya. Cesaretin herkes için eşit şartlar sağlanınca olacağını beyan ediyor sayfanın altında.
'Uzun yıllar herkes için yasal hakları savunmuş bir firmayız' deniyor ama 'daha yapılacak çok iş var' diye de ekliyor.
'44 eyalet hala sevdiği insanla cinsiyetinden bağımsız olarak evlenebilme hakkını tanımadı, biz New York'u tebrik ederken ülkenin geri kalanına da sosyal adaleti tanımaları için meydan okuyoruz.'
Net, cesur, açık.
Pazar günü Belediye Binası'nın önünde müthiş bir kalabalık vardı. Hem ilk nikahları için gelenler, onları destekleyenler hem de protestocular...
Levi's 44 eyaletin, yani çoğunluğun değil, yenilikçi ve devrimci adımın yanında yer aldı. Koskoca bir firma, hiç çekinmeden...
O ilanı görünce ister istemez Türk kapitalizmiyle de ilgili kıyaslamalara daldım. Bir tek büyük firma Türkiye'deki sosyal eşitsizlik konusunda pozisyon alsaydı nasıl olurdu diye?
Mesela Mavi Jeans kalkıp da bir pazar günü Hürriyet'e 'İki dili de tanıyoruz' gibi bir ilan veremez miydi? Biraz provokasyon yapmakta, biraz cesur adım atmakta, biraz sesini yükseltmekte ne sakınca var?
Bu cesaret nerede onlarda...
'Jean' ya da bizdeki adıyla kot pantolon dünyanın en sınıfsız, en özgür giysisidir. Ama bunu 'taşımak' da ayrı bir hüner ister.

O haberin kaynağını 'unutmuşuz'
Arkadaşımız Elif Aktuğ geçen gün Yazgülü Aldoğan'la koskoca bir söyleşi yapmış, bizim Pazar ekinde yayımlanmış. Konu Aldoğan'a yönelik siyasi baskı, köşesinde artık 'siyaset yazmasının istenmemesi.'
Peki Elif Aktuğ neden söyleşi yapmak için Yazgülü Aldoğan'ı seçti? Durup dururken aklına gelmedi herhalde...
Dikkatli AKŞAM okurları bilir: Geçen hafta bu haberi ben yazdım köşemde, oradan da medya gündemine oturdu. Belli ki Elif Aktuğ'un da aklına buradan gelmiş.
Nerede atıf, nerede haberin kaynağı? Yok... Unutulmuş... Hatta atıf yapma gereği bile duyulmamış... Önemsenmemiş...
Bir ego patlaması yaşayıp 'Neden benden bahsedilmedi' demiyorum,  çok basit bir ilkeyi hatırlatıyorum.
Yazgülü Aldoğan'a yönelik talimat haberi yıllar içinde kurulan bağlantılar, ilişkiler ve Patronlar Katı'na erişim sayesinde ortaya çıktı. Arkasında göründüğünden daha fazla emek var. Bunu okur bilmeyebilir, ama gazeteciler bilmek zorunda.
Ama günümüzde çok kolaylaştı bu işler: Biri bir şey yazsın, onun üzerine atla ve ertesi gün konuyu sahiplenmeye çalış, ilk yazan kişiyi yok say...
Özel bir hassasiyet falan da beklemiyorum, bu bizim gazeteyle ilgili bir sorun da değil. Ama bizde basın 'atıf' meselesini fazla küçümsüyor sanki.
Bu hatırlatmayı yapmak zorundaydım: İğne-çuvaldız misali.

twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

<p>Başkan Recep Tayyip Erdoğan, 'Holokost, Bosna, Ruanda, Kamboçya gibi trajedilerin tekerrür etmeme

Başkan Erdoğan'dan uluslararası topluma çağrı: Harekete geçin!

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları (27 Ocak 2021)

Klozeti açınca dev yılanla göz göze geldi! İşte o korku dolu anlar...