• $8,5064
  • €10,2806
  • 499.523
  • 1441.33
14 Mart 2011 Pazartesi

Dünya aile sırlarımızı konuşuyor

Gazeteciler sokaklara döküldü hem de ikinci kez... Köşe yazarları haftalardır olan bitene karşı seslerini yükseltiyor. Avrupa Birliği İlerleme Raporu'nda Türkiye birçok konuda olduğu gibi basın özgürlüğü bakımından da sınıfta kalıyor. AB Komisyonu rahatsızlığını dile getiriyor. Avrupa Parlamentosu başkanlık düzeyinde tepki veriyor. Amerikan Büyükelçisi ilk kez Türkiye'de basına yönelik tehditlere dikkat çekiyor,
Dışişleri Bakanlığı da 'Büyükelçimizin arkasındayız' diye mesaj veriyor.
Batı'nın ilk kez AKP hükümetine bakış açısı değişiyor, Ergenekon dünya üzerinde inandırıcılığını yitiriyor, Cemaat ve hükümet işbirliğine dair kuşkucu yaklaşım ön plana çıkıyor.
Kısacası, Türkiye'nin aile sırları artık gizli kalmıyor.
Önceki gün Sedat Ergin 'Gazeteci tutuklamanın dış dünyaya faturasını' yazdı.
Bir-iki haftadır dünyanın saygın gazetelerinde ardı ardına Türkiye üzerine makaleler yayımlandı. Gazetecilerin terörist diye içeriye atılmalarından duyulan endişe, hükümetin basına müdahalesi, baskı gibi konular Batılı'nın belleğinde yer etmeye başladı.
New York Times, Washington Post, Financial Times gibi gazeteler başyazılarla Türkiye'deki çarpıklıklara dikkat çektiler.
Bütün bunların Ortadoğu'ya model ülke olarak sunulan Türkiye'de yaşanması Batılıların 'Bir yerde yanlış mı yaptık' düşüncesine sahip olmasına neden oldu. Bu gibi yazılarla kamuoyu biraz daha kuşkucu yaklaşmaya başladı Türkiye'de denenen modele.
Peki dünya basını vuruyor da Türk siyasi otoritesi bundan etkileniyor mu?
Ne yazık ki yabancı gazetelerde yer alan eleştirilerin onda biri bile artık Türk basınında yer almaz hale geldi. Dahası, ardı ardına çıkan makaleler birkaç mecra, birkaç köşe yazarı dışında haber bile olmuyor artık. Batı'dan yükselen endişe sinyalleri hükümet nezdinde karşılığını bulmuyor, hatta önemsenmiyor bile.
Dünyanın en tecrübeli diplomatlarından biri olan Amerikan Büyükelçisi Ricciardone'nin Başbakan Erdoğan tarafından 'acemi elçi' diye tanımlanması bu umursamazlığın yansıması değil mi?
Tabii bir de özgüven var.
Türkiye'de siyasi otorite artık Batı'dan icazet alması gerektiğini düşünmüyor. O defteri kapattı ve tamamen içe döndü.
Bu arada büyük bir mitos da yıkıldı: Dünyanın, hele özellikle de ABD'nin ülkeleri yeniden 'tasarlamak' konusunda pek de kuvveti olmadığı algısı oluştu. Ankara'da 'Başkaları ne derse desin, biz kendi yolumuza bakarız' havası hakim. Amerikan yönetiminde yaşanan iç çatışma da bu özgüvene uygun zemin hazırlıyor.
Öyle anlaşılıyor ki Ankara şu anda iç siyaset, iç hesaplar, seçim, Anayasa'yı değiştirecek çoğunluk dışında fazla bir şeyle ilgilenmiyor. 'Dışarıdan' gelen sesler de Ankara için 'kuru gürültü' olarak yorumlanıyor sanki.

Ajan mı? Güldürmeyin beni...
Dün bizim gazetede Özlem Çelik'in köşesinde okudum. Meğer 'şaibeli sarışın' CHP'nin en saygın milletvekillerinden Atilla Kart'a da bulaşmaya çalışmış. Kendince talimatlar vermeye kalkmış, ama bu oyun ona sökmemiş. Kart, başından atmış. 'Türkiye'de son altı-yedi yıldır siyasette ve hukukta gündemi istihbarat belirliyor, bu olayın da istihbarat kaynaklı olduğu çok açık' diyor.
Biz Türkler komplo severiz ve hemen birilerine kolaylıkla 'Ajan' yaftası yapıştırırız ya... Sonraki günlerdeki gelişmeler bu kişiye ajan demenin gerçek ajanlara büyük bir hakaret olacağını gösterdi.
Casus filmlerinden, romanlarından da biliriz... Ajan için asgari bazı şartlar gerekir: Mesela bu kadar geveze olmaz, bu kadar çok ip üstünde oynamaz, şeytani bir zekaya sahip olması gerekir.
Oysa şu ana kadar gördüğümüz ancak acınası bir karakter. Hangi istihbarat güvenilmez olduğu iki dakika konuşunca belli olan birini kullanmaya kalkar? Tabii istihbarat servislerine haddinden fazla önem atfetmiyorsam...
Benim düşüncem bu sarışının kendi kendine boyundan büyük işlere kalkıştığı, tıpkı sarı saçları gibi gazeteciliğinin de çakma olduğu.
Belli ki birileri onu kullansın diye çok çabaladı: Baksanıza hükümete yakın bir gazeteciye gidip muhbirlik teklif etmiş.
Ama kimse yüz vermemiş. Zamanında kullanılmamış ama şimdi kullanılıyor.

Okay Abi bu önerimi sevecek
Türkİye'de kötü bir milletvekilliği pazarlığı yaşanıyor. Tarafsız olması gereken ve herkese hizmet etmekle yükümlü emniyet ve yargı mensupları, bürokratlar görevlerinden ayrılıp teker teker milletvekili adayı olmak için başvuruyorlar.
Bu yeni değil, Türkiye polislerden bakan yaratmakla ne yazık ki şöhretli bir ülke zaten.
Ama şu anda yoğunluğu daha fazla. Kamu neredeyse boşaldı.
Bir yandan da zoraki bir şeffaflaşma dönemi yaşanıyor. Eskiden valiler, polisler için 'Cemaat'çi' ya da 'Hükümetin adamı' lafları dedikodu düzeyinde kalırdı. Adaylıklarını açıklamalarıyla beraber resmi olarak doğrulamış oldular.
Genellikle de milletvekili adaylığı için en popüler adres AKP.
Gazetecilerin kamuyla siyaset arasındaki bu geçişi sorgulaması gerekmez mi?
- - -
Dün, ağabeyimiz Okay Gönensin'in yazısını okudum.
Milletvekili adaylıklarına değinmiş.
Ve böyle bir ortamda ne yapmış: Tabii ki yine CHP'ye çakmış!
CHP, iyi niyetle eski bürokratik yapısından kurtulmaya yepyeni isimleri (başta Sezgin Tanrıkulu) aday göstermeye çalışıyor ya... Bu çabaları bile yetmemiş Okay Abi'ye yaranmaya...
Oysa parti eski haliyle devam etse yine eleştirilecek... Şimdi değişiyor, yine eleştiriliyor.
Çünkü Türkiye'de iki tip köşe yazarı var: Biri, sabah kalktığında 'Yarına ne yazsam' diye düşünen... Diğeri de 'Yarın CHP'ye nasıl çaksam' diye güne başlayanlar...
Okay Abi ve arkadaşları ikinci ekolden geliyor.
Amerikalı gazeteci Stephen Kinzer zamanında Cumhurbaşkanı adayı olarak meyhaneci Refik'i göstermişti.
Bari CHP seçimlerde meyhaneci Yakup'u aday gösterse de hiç değilse Okay Abi'yi kazansa!

<p>Tarihçi-Yazar Koray Şerbetçi bu hafta Kestirmeden Tarih  programında Kudüs özel bölümüyle karşını

Medeniyetlerin aynası Kudüs… Kadim şehre kim ne getirdi?

NASA Mars'ın 3 boyutlu görüntülerini yayınladı

Düştüğü dere yatağında 5 gün mahsur kaldı

Mersin sahilinde bulundu! Sahil güvenlik hemen çalışma başlattı