• $9,5252
  • €11,1176
  • 549.141
  • 1509.2
7 Aralık 2010 Salı

Bir yazar kanser oldu

Kırk yıllık gazeteci-yazar Christopher Hitchens. Dünyanın en polemikçi, kavgacı ve tartışılan imzalarından biri. Gerek Mother Theresa, Clinton Ailesi, Kissinger gibi isimlere bitmeyen düşmanlığı, gerekse de son yıllardaki yükselen 'Neo-Ateizm' hareketinin öncülüğünden dolayı hep gözler üzerinde oldu.


Ve 2010 birçok bakımından onun yılıydı. Otobiyografisi 'Hitch-22' yayımlandı; çok iyi karşılandı, çok satanlar listesinin tepesine oturdu. Ayrıca yazar küçük bir zafer daha elde etti, tam da kitap turnesine denk gelen günlerde: Chicago Kitap Fuarı'ndaki imza gününe katılmak için uçarken United Airlines'ın 'bir milyon mil' eşiğini atlayarak çok özel bir müşteri statüsüne ulaşıyor, böylece hayat boyu bedava 'upgrade' hakkı kazanıyor.
Tam da böyle bir yılın ortasında Hitchens'a bir tebligat yapıldı ve o da 'bir günde hayatı değişenler' kervanına katıldı.


New York'taki otel odasında uyandığında güç bela acil servisi arıyor. Hastaneye kaldırılıyor, testlerin ardından kanser teşhisi konuyor.
Bir gece önce New Haven'da kitap tanıtımını başarıyla tamamlamış. Hastaneye kaldırıldığının akşamı Salman Rushdie'yle bir panelde konuşmacı, ardından da 'The Daily Show'da konuk olması gerekiyor. İkisini de iptal etmiyor, başarıyla kotarıyor. Hiç kimseye yeni hayatıyla ilgili bilgi vermeden.

İnkar bir yere kadar. Yavaş yavaş kanser hastalarının yaşadıkları klişelerden o da nasibini alıyor. 'Neden ben' diye düşünüyor, hemen ardından 'Neden olmayayım ki' diyor kendi kendine.

79 yaşındaki babasını kanserden kaybettiğini, kendisinin 61 taşında hayatla böyle bir yarışa girdiğini anlıyor.
'Kitabımın çok satanlar listesinin tepesinde olduğu gün bu haberi almak mı daha acı, yoksa hayatım boyunca bir daha ekonomi sınıfında uçmayacağımı öğrendiğim gün mü' diye yazıyor.


Kendisine kızmıyor. Hislerini önümüzdeki 10 yıl için planladıklarını gerçekleştirememe korkusuyla örtüyor. Bunların kendine acıma duygusundan kaynaklandığını da biliyor.

- Çocuklarımın evliliklerini göremeyecek miyim? 
- İkiz Kuleler'in yeniden yükseldiğini takip edemeyecek miyim?
- Yazmasam bile en azından can düşmanlarım Henry Kissinger ve Joseph Ratzinger'ın ölüm haberlerini okuyamayacak mıyım?


Vanity Fair'in Aralık sayısında kansere dair bir görgü kuralları kitabı yazmayı planladığını belirtiyor. Hastaların da, hasta yakınlarının da konuya nasıl yaklaşacağını, nasıl davranması gerektiğini, nasıl konuşacağını bilmediğinden dertli.
Bir imza gününde 'Kardeşim de kanserdi,' diye konuya giren okurunun cümlelerinden sonra bu kanıya varmış, 'Ama atlattı... Fakat daha sonra kanser geri geldi, çok daha fena bir şekilde, hayatını kaybetti... Tabii o bir de eşcinseldi...'

Bir 'Geçmiş olsun' dileklerinden bir de tavsiyelerden, yeme-içme planlarından, mucize ilaçlardan, tıptaki son gelişmeleri bildirenlerden bunalmış.

'Bu hastalığın kendisinden önce insanı iyi niyetli tavsiyeler öldürebilir' diyor.
Aslında Hitchens ne kadar haklı. Bu hastalıkla ilgili ne kadar çok konuşuyoruz ama pek çoğumuz için kanser bir kara delik. Sadece sıradan insanlar, hastalar ya da hasta yakınları için değil. Tıpta bile kanser hala bir bilinmezlik; halbuki Nixon 70'li yıllarda kansere savaşı başlatmıştı...

Ne yazık ki kanserli hastaların mucize hikayelerindense onları daha çok metastaz, kanserin yeniden yerleşmesi ve ebedi sonu gibi tecrübelerle biliyoruz. Ve inadına, 'Belki bir umut ışığıdır' diye kanserle ilgili en ufak bir gelişmeyi bile haber yapmaktan çekinmiyor dünya medyası: Mucize ilacın kapsaması, hastaların elemeye tabi tutulması, alternatif tedaviye her hastanın uygun olmadığı gibi ayrıntılara bakmaksızın.
Hepimiz mucizelere ne kadar açız söz konusu kanser olduğunda.
Rasyonelliğiyle bilinen Hitchens bile her duyduğunun üzerine doktorunu arayıp kendisinin yeni gelişmeden nasibini alıp alamayacağını soruyormuş.
Son zamanlarda ise yakınlarına 'Dördüncü aşamadan sonra bir beşinci aşama yok' demeye başlamış.

Vanity Fair, İnternet sitesinde bu büyük yazara gelen binlerce geçmiş olsun mesajından seçmeler yolluyor. Hitchens da yazabildiği kadar kanser macerasını kaleme alıyor her ay; Susan Sontag'ın 'Metafor Olarak Hastalık'ından beri modern gazetecilik tarihinin en çarpıcı kanser dökümünü okuyoruz.


Taksim'in suçu ne?
Her yıl aralık ayında yılbaşı süsleri yerleştiriliyor Taksim Meydanı'na... Aylar sonra, yılbaşı coşkusu çoktan bitince ancak sökülüyor... Ve her yıl aynı çirkin, zorla kotarılmış, neredeyse belediyenin ucuza bir ışıkçıya kotardığı ışıklandırmalarla...
Güya burası İstanbul'un en kıymetli meydanı... Peki böyle özensiz mi olur Taksim Meydanı'nın ışıklandırması? Coşkusuz, zevksiz, estetikten uzak, sonradan görme...
O yılbaşı ağaçları nedir mesela?

Yok mu koskoca meydanı tasarlayacak bir ışık sanatçısı mesela? Kötü bir aydınlatmadan daha iyisi yapılamaz mı, bu meydana hakkı olan bir tasarımla şehir yılbaşı karşılayamaz mı?

'İşte bu zihniyet yılbaşına düşman' demeyeceğim; hemen AKP kafasını suçlamayacağım. Çünkü bundan önceki dönemlerde de yılbaşı süslemesinde estetik adına özel bir şey görmedik... İstanbul dışındaki şehirlerde de...
Sorun Türkiye'de belediye başkanlığı yapanların şehircilikten anlamadığı gibi, en ufak bir estetik bilinçleri olmaması. Görgüleri, altyapıları, bakma yetenekleri olsa zaten Taksim'e bu ışıklandırmayı yapmazlardı.


Çapkın istifa
Başka kaç köşe yazarı aynı çağrıyı yaparsa yapsın... Bu başlık ne kadar klişe olursa olsun... Her toplumsal olayın ardından medyadan bu yönde ne kadar çağrı gelirse gelsin...

Hiç çekinmeden, bir koca klişenin ve koronun parçası olmadan var gücümle haykırıyorum: Hüseyin Çapkın hemen istifa etmelidir...
Başında bulunduğu İstanbul Emniyeti'ne bağlı polislerin 50 öğrenciyi 'ilaçlaması'nın, coplamasının, yerlerde sürüklemesinin, dövmesinin bedelini istifa ederek belki ödeyebilir...

Genç-Sen üyesi bir genç kızın 'Hamileyim vurmayın' demesine rağmen karnının hedef alınmasını, bu genç kızın çocuğunu düşürmesinin hesabını ise bu dünyada veremez...

Yaşa Ahmet Hakan
Hasan Cemal okulda ne Kürtleri öğrenmiş, ne Alevileri, ne İstiklal Mahkemeleri'ni, ne de Dersim'i... 'Karanlıkta tutulduk' diye yakınıyor!
Ne kadar tuhaf değil mi? Eğitimin sadece okulda olduğuna, sadece okulda öğretilen kitapların okunmasına inanıyor belli ki...
İyi ki gazeteleri didikleyerek okuyan Ahmet Hakan var da bu absürtlük kaybolup gitmedi...

Hasan Abi, belki Ahmet Hakan'ın uyarılarından sonra bir 'uyanış' yaşar:
 'İlahi Hasan Cemal... Sanki Mülkiye'den değil anaokulundan söz ediyorsun. Her üniversite öğrencisi meşrebine göre bir alternatif kaynağa yönelir, bu senin aklına gelmedi mi? Hadi diyelim ki kaynak bulamadın. Bir Kürt'le sohbet etmek de mi aklına gelmedi? Bir Alevi'yle, bir Nurcu ile iki dakikalık temas da mı kuramadın? Sen hep her devrin hakim paradigmasını olduğu gibi kabul edip, ardından da 'Bunu bana öğretmediler' diye yakınacak mısın? Yoksa bu aslında genel bir sorun değil de münhasıran senin geçmişine musallat olmuş bir aksilik mi?'

<p>Yere yatırıp yumrukladılar. Polis  şiddetinin görüntüleri çevredekiler tarafından kaydedildi. Sos

Polis şiddeti tepki çekti

Kepçe ile yol kapatıp drift yaptılar

Muğla'daki fosil alanında yeni buluntulara ulaşıldı

''UÇBEY''in ilk kez kullanıldığı operasyonda gri listedeki terörist vuruldu