• $ 5,7704
  • € 6,3722
  • 272.067
  • 103118
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Bir de bu açıdan bak Ahmet Hakan

 Çok doğru, çok yerinde bir tespit. Gazetecinin bir hafta düşünüp sonunda söyleşi yaptığı isim günlerce, bazen aylarca gündemi belirlerdi...

Bütün bunları geçmiş bir dönemin alışkanlıkları diye saygıyla anıp basındaki bu geleneğin ruhuna Fatiha mı okuyacağız?
Ahmet Hakan'ın dediği gibi konuşacak adam kalmadığı için mi? Yoksa herkes artık anlatacak her şeyi anlattı, okurun şaşırma kotası da doldu mu?

Ben öyle düşünmüyorum.
Ek yayıncılığının temel direği olan insan öyküleri ve yaşam tarzı haberleri hayat aktıkça hiç bitmeyecek, malzeme hiç azalmayacak. Üstelik, dünyadaki trend bizde eklerin kapsadığı alanların giderek daha da yükseldiğine işaret ediyor. Dünyanın belli başlı gazeteleri siyasetten sıyrılıp birinci tekil şahıs tarafından aktarılan 'feature'lara yöneliyor.
Bizde ise tam tersi... Eskiden hafta sonu eklerine bakmadığım zaman eksiklik hissederdim; şimdi çoğuna bakamıyorum bile, vakit kaybı olarak görüyorum. En kötüsü de merak etmiyorum ve okumadığım zaman eksiklik hissetmiyorum.

Sadece Pazar söyleşileri değil, ek yayıncılığı ciddi bir kriz yaşıyor aslında.
Türkiye nasıl geriye gidiyorsa, nasıl muhafazakarlaşıyorsa, bundan ister istemez medya da nasibini alıyor... Sonunda 'kurtarılmış saha' olan ekler de değişti.

Ayşe Arman'ın neden Eren Talu'dan beri bir 'bomba' patlatamadığını anlıyorum aslında. Bir kere insanda şevk bırakmıyorlar....
'İdeal bir çiftin' para yüzünden nasıl dağıldığını yansıtan, toplumsal çürümüşlüğe ve yozlaşmaya mükemmel bir örnek olan bu söyleşiden sonra nasıl yüklenmeye başladılar... 'Bu da haber mi... Böyle gazetecilik olur mu... Buna söyleşi mi diyeceğiz' gibi ucuz argümanlarla.
Çünkü anlamadılar... Okuduklarını anlamadılar, tahlil edemediler, sosyoloji mezunu köşe yazarlarının bile kafası basmadı...

Muhafazakarlaşma ve gericileşme işte buralarda kendini belli eder oldu.
Ne yazık ki Türk basını da artık vasatlara kaldı. Kurdukları yeni medya düzeninde yaratıcılığın önündeki bütün kapılar kapatıldı, zekaya vebalı muamelesi yapılmaya başlandı ve vasatlar medyada ele geçirilmemiş köşe kalmaması için saldırıya geçtiler.

Cici kızların, terlikçilerin, minibüs muavinlerinin, kolonya kokuluların iktidara oynadığı bir Türk basınında bir 'vaha' nasıl kendi kendine ayakta kalabilir ki?

Aslında suçlu bizleriz.
Hepimiz bu muhafazakarlığa teslim olduk... Kendimizi vasatlığa adapte ettik, döneme alıştık... Elimizi korkak alıştırmaya başladık... Gericiliğin, muhafazakarlığın ve ortalamanın karşısında 'köşelerimize' çekildik... Bu kalabalık ve boş bağıran koronun yarattığı kuru gürültüden dolayı tereddüt etmeye başladık... Zeka düzeyi öylesine aşağıya çekildi ki, aynı dili konuşmak için bizler de kendimizi onlara adapte etmek zorunda kaldık. Giderek bildiğimizi unutmaya başlayacağız.
Bu dönemin daha ne kadar devam edeceğini bilmiyorum.
Bu gazetelerin daha ne kadar sıkıcılaşacağını, sıradanlaşacağını da.
Ama basın olarak gidilen yolun yol olmadığına eminim.


Bir tabu devrildi gözüm

Eyüp Can dünkü Radikal'de Ahmet Kaya'yla yaptığı son söyleşiyi yayımladı. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen ölümü hala tartışılan Ahmet Kaya'nın o söyleşide söylediği çok ilginç bir söz var.
Hepimize yıllarca Ahmet Kaya'nın yurtdışına kaçmasına Hürriyet'in manşetinin neden olduğu söylendi durdu... Dahası, o manşete yol açan fotoğrafın da yalan olduğu yıllardır ezberletiliyordu.
Yıllar sonra yeniden yayımlanan bir röportajla Ahmet Kaya'yla ilgili son tabu çöktü...

Meğer o fotoğraf fotomontaj değilmiş... O haber söylendiği gibi yalan değilmiş... Üslubuna ve sunumuna itiraz edilebilir ama yıllardır ezberimizde kalan 'yalan' haber iddiası bir balonmuş.
Bakın, Ahmet Kaya da Apo posteri önünde konseri nasıl açıklıyor:
'Ben konser yapıyorum, insanların bir kısmı gelip şarkı dinleyerek, bir kısmı dans edip halay çekerek, bir kısmı sloganlar atarak deşarj oluyor. Benim bu insanları seçme hakkım olabilir mi? 10 binlerce insanın bulunduğu konser salonunda biri Apo posteri açmışsa bunun benimle ne ilgisi olabilir?'
Yıllardır bu haberin yalan olduğunu servis eden 'dezenformasyon merkezine' şimdi koca bir 'Olmadı gözüm' demek gerekmiyor mu?


Bayramda yapılacak işler

- Jonathan Franzen'ın 'Çirkinliğin romanını yazacağım' diye Batı edebiyat dünyasını sarstığı 'The Corrections'tan (Aile Sırları) tam 10 sene sonra yazdığı 'Freedom'a girişilecek... 
- İşaret fişeğini Vanity Fair'de birkaç sayı önce yer alan bir makale tetikledi... 'Preppy'lik geri dönüyor. Amerika'nın en iddialı sekiz üniversitesinde (Ivy League) okuyan gençlerin stilleri geçmişte 'The Official Preppy Handbook'la stil dünyasına bomba gibi düşmüştü. Preppy'yi 'beyefendi görüntüsü' olarak mı çevirmek gerek acaba? Neyse... Yıllar sonra 'True Prep' diye bir devam kitabı geldi... 60'larda Japonya'da yayımlanan ve Ivy League üniversitelerini kutsayan, o kültürü Tokyo'ya tanıtan 'Take IVY' adlı kült kitap İngilizce'de basıldı yıllar sonra... 'Preppy'lik neden geri döndü, ne kıymeti var' sorularının yanıtı bulunacak...
- Belli bir 'çevreye' kabul niteliğinde olan bir tarife girişilecek ve o 'çevreden' insanlar eve çağırılıp beğenilerine sunulacak. Julia Child'ın kitabından 'boeufbourguignon' yapmam gerektiğini söylesem hangi çevre olduğunu da açıklamış olur muyum?


Çalışkan CHP'ye bakın

Üçünü de yakından tanıyorum. 'Arkadaşım' diyebileceğim insanlar... Üçü de CHP'de Genel Başkan Yardımcısı... Şimdilik sadece 'arkadaşlık hatırına' isimlerini vermiyorum... Aslında vermeme gerek de yok çünkü bir zihniyeti ve CHP'nin neden iktidar olamadığını anlamak için çok iyi birer örnekler...
Üçünü de İstanbul'da ayrı ayrı yerlerde gördüm geçtiğimiz günlerde...
Birini İstinye Park'ta Masa'da 'piyasa' yaparken...
Diğerini Bebek Kahve'de çakma entelektüellerin arasında gününü gün ederken...

Bir diğerini House Cafe'de sabah kahvaltısında...
CHP'li herhangi birinin Türkiye'nin bu kadar kritik eşiğinde böylesi bir 'felekten bir gün çalma' lüksü olabilir mi? Bu umursamazlık ve tembellikten dolayı kendi başkanına oy verdiremeyen bir partinin üyelerinin İstanbul'un elit mekanlarında insanların içine çıkacak yüzleri var mı?
Kemal Kılıçdaroğlu günde 15 saat çalışırken bu üç Genel Başkan Yardımcısı'nın İstanbul'daki kaçamaklarının bir açıklaması var mı?
Utanç verici bir manzara... Bir kendini bilmezlik görüntüsü...
Ne yapıyorlar buralarda? Oy mu topluyorlar? Halkla mı temas ediyorlar?
Ne yaptıklarını söyleyeyim: Sırf kendi keyiflerinin uğruna Türkiye'yi felakete sürüklüyorlar.

<p>Edinilen bilgilere göre olay sabaha karşı 05.30 sıralarında Karaköy Kılıçali Paşa Mescidi Sokak´t

Eski İngiliz İstihbarat Görevlisi İstanbul´da Ölü Bulundu

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Petrol bölgesinde dikkat çeken hareketlilik... Rejim bayrağı astılar

Yılın en iyileri belli oldu! Geceye damga vurdular