• $7,4173
  • €8,9833
  • 437.263
  • 1467
17 Ağustos 2011 Çarşamba

Ayda 5 TL'ye bağımsız medya

Bir süredir 'içerik' ve 'gelir' üzerine düşünüyorum. İnternet bizlere geçmişte hiç alışık olmadığımız şekilde kendi kendimize, bir çatıya ihtiyacımız olmadan var olabilme imkanı sunuyor.
Sosyal medyada mesela... On binlerce insan bizleri takip ediyor.
Dahası, herkesin eşit sözü var. Ama herkesin tribünü eşit kalabalıkta değil: Söyleyecek sözü olan ilgi çekiyor, söyleyecek sözü olmayan kendi kendine konuşuyor.
Soru şu: Bu etkinlik ve cazibe paraya dönüştürülebilir mi?
Dünyada blog yazmaya hobi olarak başlayan pek çok kişi işi gücü bırakmaya başladı, twitter ya da benzer mecralarda tanıştığı insanlarla yeni iş alanlarına yöneliyor. Yazdıkları ilgi çeken insanlar full time yazarlığa geçiş yapıyor, 'Julie ve Julia' örneğinde olduğu gibi artık blog'lardan sinema filmleri de çekiliyor.
Büyük fonlar, şirketler blog yazarlarını, bağımsız İnternet sitelerini, sosyal medyayı destekliyorlar, sponsor oluyorlar.
Facebook'a yatırım yapılmasa bu kadar büyür müydü?
Artık içerik önem kazanıyor. İçerik birbirinden bağımsız mikro markalar doğuruyor, eskisi gibi 'kurumsal çatı' anlamını yitiriyor.
Hürriyet'i değil, Yılmaz Özdil'i okuyorsunuz mesela. Hatta gazeteye kızıp 'Bu yazarın da başına bir şey gelmez inşallah' diye endişeleniyorsunuz.
Diyelim ki Yılmaz Özdil bugün Hürriyet'ten ayrıldı. Hangi sebeple olursa olsun. Eksikliğini hissetmez misiniz?
Peki Yılmaz Özdil şöyle bir öneriyle gelse: 'Düzenli olarak her gün yazı yazacağım, her gün bir sitede yayınlanacak. Ama abone olmanız koşuluyla. Eskisi gibi haftada altı yazı. Ayda sadece 1 TL ödeyeceksiniz? Var mısınız yok musunuz?' dese...
Tiryakisi olduğunuz bir yazarı yaşatmak için katkıda bulunmaya değmez mi?
Ben tereddüt etmeden öderim; ne olacak ki alt tarafı 1 TL... Hürriyet'i tıklayacağıma, yeni siteyi tıklarım. Son kullanıcı açısından değişen bir şey yok: Sonuçta ben içeriğin müşterisiyim.
Hadi paketi genişletelim.
Yılmaz Özdil'in yanına Hıncal Uluç'u, Emin Çölaşan'ı, Bekir Coşkun'u, Ahmet Hakan'ı, Ertuğrul Özkök'ü koyalım: Türkiye'nin en çok tıklanan, okunan yazarlarını. Sonuçta hepimizin bir 'tık sicili' var artık.
Böyle bir pakete ayda 5 TL ödeyecek insan bulunmaz mı?
Dün rakamları sordum: Türkiye'de sırf Turkcell'in kendi başına 2.8 milyon 'smartphone' kullanıcısı var.
Yüz binlerce Digiturk 'Süper Paket' üyesini ekleyin.
Hadi onları bırakın, sırf Yılmaz Özdil'in köşe yazısı kitabı 150 bin civarında sattı.
İçlerinden 'özgür, bağımsız, sansürsüz' içeriğe 5 TL vermeye razı kaç kişi çıkar?
Başkaları kopyalayıp, başka yerlerde yayımlarsa diye endişe etmeyin: Bırakın kopyalasınlar, biz içeriğe para vermeye razı sadık okur yeter.
Sadece 5 TL, özel olarak bir şey yapmanıza gerek yok: Her ay cep telefonu faturanızdan kesilecek diyelim.
Üye sayısı arttıkça bütçe artacak, sunulan içerik de zenginleşecek, çeşitlenecek. Gazeteci kendisine çalışacağı için kendini sürekli yenileyecek, dinamik tutacak, cazip kılacak.
100 bin kişi ayda 5 TL verir mi?
Dileyen daha fazla da verebilir, ama gerek bile yok: Sadece 5 TL.
Şimdilik sadece yüksek sesli düşünüyorum, henüz fantezi aşamasında, çok ilkel bir model. Ama işin nereye varacağını görebiliyorum.
Aslında mevcut medya patronları için de, iktidar için de potansiyel bir tehlike içeriğin bir numaralı güç oluşu. İçerik kendi kendini finanse ederse hiç kuşkusuz yeni medya düzeni, tasfiye tartışmaları, bağımsız yayıncılık, patron-iktidar ilişkileri de buna göre şekillenecek.
Ne dersiniz, tutar mı tutmaz mı?
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

İzmir'i çok üzmüşüm
Ağır ifadelerle eleştirdiğim İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'ndan değil ama belediyenin basın biriminden 'üzüntü' dolu bir mektup aldım dün. 'İzmirlileri üzmüşüm' öyle diyorlar, ama benim konuştuğum pek çok İzmirliyi de Belediye'nin beceriksizliği üzüyor.
Yazdıklarıma sitem eden Belediye'nin iki dönemdir yaptıklarını, başarılarını anlatmışlar. Baktım, en büyük 'hizmetleri' hayvanat bahçesini eklemeyi unutmamışlar.
Neden İzmir'de kriz çıkıyor, neden Başkan öfkelenip huzursuzluk yaratıyor, neden parti yönetimi İzmir'e el koymak zorunda kalıyor sorularına ise bir yanıt yok. Çünkü bunlar İzmir Belediye Başkanı'nın büyük ayıpları, özrü yok da ondan.
Mektup, tipik bir CHP'linin ezik yakarışıyla bitiyor: Hükümet bize haksızlık yapıyor, bütçemiz az vesaire vesaire...
Tamam, iktidar partisinin belediyelerine daha fazla bütçe ayrıldığını kabul edelim.
Geçenlerde Ahmet Hakan bu yakınma karşısında soruyordu: Nasıl oluyor da Mustafa Sarıgül, Yılmaz Büyükerşen gibi 'başka partilerin' belediye başkanları hiç ağlamıyor, yapıyor da diğer belediyeler habire bahane üretiyor?
Yapan adamla zırlayan adam arasındaki fark işte...

Basından unutamadığım yazılar
l İclal Aydın bir keresinde kendisini eleştirenlere o kadar öfke duymuştu ki 'Bana bunu yapanlara lanet olsun, hayat artık güzel değil' gibilerinden bir sözle köşesinden 'Hayat Güzeldir' ibaresini kaldırdığını açıklamıştı.
l Hürriyet'in eski spor müdürü Esat Yılmaer'in Chicago mahreçli bir yazıyla Drake Hotel'in barında Bulls oyuncularıyla nasıl mavra yaptığını anlattığı epey palavra kokan 'kült' yazısı...
l Çuvaldız kendimize: Gazetemiz yazarlarından Sevim Gözay'ın 'İngilizce öğreniyorum' yazısı, bir süre bizde yazan Elif Dağdeviren'in 'Maestro' başlıklı yazısı. 'Maestro' bir ilk yazıydı ve maestro'dan kastettiği de kendisiydi.
l Kısa bir süre çıkan Milliyet'in Kültür-Sanat ekinde köşe yazarlığını deneyen Murathan Mungan'ın bire bir şu satırları: 'Antalya'ya gitmeden önce Gucci'den aldığım mayom, büyük geldiği için verdiğim paraya acımakla, verdiğim kiloya sevinmek arasında yaşadığım deniz kenarı ikilemini, 'medium' büyük geliyorsa elbette sevinmek gerekir, diye bir karara bağladım.'
l Çok uzun zaman önce Posta'da tam sayfaya yakın yazarken Şenay Düdek'in bir aralar ezberlediğimiz yazıları: 'Söylemesi ayıptır, benim altımda koca Mercedes, basıyorum gaza' mesela... Onu özlüyoruz.
l Birbirinden kült yazılar yazma konusunda usta Reha Muhtar'ın 'Uyandıktan sonra sevgilisinin gömleğini üzerine geçiren kadınlar' başyapıtı...
l Emre Aköz'ün 'Urfa'da kebap yiyemedik, İstanbul'da acısını çıkarttık' diye başlayıp bir oturuşta yediklerini anlattığı yazısı: Koca bir paragraf sürüyor. Unutmadan, 'hiç yapmadıkları bir şey yaparak' o akşam tatlıyı eve götürüyorlar, gece 12 gibi yiyor!

<p>24 TV Ankara Temsilcisi Melik Yiğitel, Ankara'nın gündemini ve siyasette yaşanan son gelişmeleri

Restoran ve kafelerde son durum ne?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Klozeti açınca dev yılanla göz göze geldi! İşte o korku dolu anlar...

Eren-5 operasyonunda 53 sığınak ile 62 depo kullanılamaz hale getirildi