• $7,4627
  • €9,024
  • 437.81
  • 1524.49
05 Eylül 2011 Pazartesi

Asker kışlana İsrail evine dön

Birleşmiş Milletler

Aramızda dünyanın sorunlarına hala 1. Cadde'yle 42. Sokak'ın kesiştiği yerdeki özerk bölgede yer alan bu dev binanın çözüm olacağını düşünen kaldı mı? Birleşmiş Milletler, tıpkı merkez binası gibi: Oscar Niemeyer'ın tasarladığı bina dışarıdan fazlasıyla görkemli, içine girdiğinizdeyse dökülüyor. Hani 'Mad Men' dizisinin yapımcıları sete bu kadar para dökmeseler pekala Sterling&Cooper reklam ajansının merkezi olarak kullanabilirlermiş.
Mobilyalar, hatta insanlar bile 60'lı yılların başından kalma. O gün nasıl yapıldıysa aynı, üzerine bir taş eklenmemiş. Bir yandan da inşaat var, o yüzden şantiye. Bir yandan da hayalet bina.
Hoyrat bir el artık kullanılmayan ankesörlü telefonları söküp çıkartmış, kablolar ucu boş sarkıyor kabinlerde. Bir zincir çalınmasın diye sarı sayfalı telefon rehberini sıkı sıkı tutuyor ama, sanki herhangi birinin işine yarayacak artık.
Bir metafor olarak telefon rehberi: Dünyanın büyük devletleri tarafından sıkı sıkıya korunuyor, ama pek kimsenin takmadığı, ihtiyacı olmadığı da ortada. Yakın tarihimizde gerek Bosna-Hersek'te, gerek Rwanda'da fena halde sınıfta kalmaları, Amerika Birleşik Devletleri ne derse sözünden çıkmamaları karizmayı fena halde çizdirdi.
Girişteki lobide BM'nin insanlık için yaptıkları var, ama Michael Jackson ve arkadaşlarının 'We are the World' şarkısı düzeyinde: Yaşasın barış, kardeşlik, insanlık. Kapıların ardında ise çözülemeyen onca sorun: Irak'ta siviller ölüyor, onca Birleşmiş Milletler uyarısını ABD takmıyor bile. Daha geçen gün Sudan, bağımsızlığını ilan eden Güney Sudan'a saldırdı ve Birleşmiş Milletler'in elinden gelen sadece 'kınamak' oldu. İş kınamakla bitecekse, Darfur'da olan biteni Bono da kınıyor.
Geçen hafta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun son derece emin bir şekilde Birleşmiş Milletler'e had bildirmesini izlediğimde hiç şaşırmadım. Davutoğlu, bir yandan Türkiye'nin işine gelmeyen flotilla raporunu kınadı, altmetninde ise dünyanın çürümüş düzenine meydan okudu.
Bazen binanın içinden dışarısı daha net görünüyor.
Diplomasi savaşları birçok açıdan bir imajlar oyunu. Türkiye, öyle ya da böyle, son birkaç yılda her önüne gelene haddini bildiren, bu tavrıyla istediğini alan bir ülke imajı kazandı. Bu imaj hem Ortadoğu'da olduğu gibi Türkiye'ye hayranlıkla bakılmasına neden oluyor, hem de Batı'da endişe yaratıyor. Korkunun ecele faydası yok derler ya; bu kadar tedirginliğe rağmen Türkiye'yi hizaya sokacak takati de yok Batı'nın. Zaten kendi içinde bir krizde.
Amerikan Başkanı Barack Obama, geçtiğimiz aylarda yaptığı doktrinel konuşmasında 'Dünyanın meselelerine elbette ilgiliyiz ama her başınız sıkıştığında kapımızı çalmayın' dedi özetle. Kendi dertlerine o kadar boğulmuş ki dünyanın lideri, artık aradığınızda ulaşılamayabilir.
Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti belki bilerek, belki bilmeyerek ama zaman içinde, özgüven kazandıkça iki dev tabuyu yerle bir etti. Birincisinin 'içeriye' yönelik sonucu önemliydi: Asker kışlasına döndü, boyun eğdi (fotoğrafta da gördük) ve siyaseten ağırlığı kalmadı. İkincisi, daha da önemli adımı İsrail'e dokunmasıydı.
İsrail'i -daha kendi arka bahçesini yıllardır temizleyememesine, Filistin meselesinden çıkamamasına rağmen- 'imajı' dokunulmaz kılıyordu. Bir gün, pek de sonucunu hesaplamadan Davos'taki Başbakan Erdoğan o imaja şöyle bir dokundu. Baktı, bir yaptırımı yok. İsrail sustukça Türkiye üzerine gitti ve sonunda ilişkiler kopma noktasına geldi.
Gazze'de dükkanlar Recep Tayyip Erdoğan posterleri asıp, onun adıyla ürün satmaya başlamışlar bile. Batı'da İsrail'e dokunmanın ağır bedeli olacağını düşünenler de yanıldı: New York Times gibi bugüne kadar hep İsrail'in yanında yer almış bir gazete bile önceki gün 'İsrail inadından vazgeçsin, özür dilesin' diye başyazı yayımladı. Daha ne olsun?
Belki bütün bunlar bir yanılsamadır.
İsrail'e dokunanın yanına kar kalması, Türkiye'nin dünya liderliğine oynaması, BM'nin bir kurum olarak çökmesi, Amerika'nın dünya üzerindeki etkinliğini kaybetmesi... Ama diyorum ya, bir imajlar oyunu olarak diplomaside şimdilik maçın durumu ortada.

Bir de şu işimizi halletse ya...
Mehmet Barlas, geçmişinde bir kara leke olarak duran 12 Eylül rejimine destek verdiği, Kenan Evren'in Türkiye'ye demokrasi getirdiğine inandığı yazıları her seferinde kendisine hatırlatıldığında ne yapacağını şaşırıyor.
En son, 'Ben o zaman Milliyet'in başyazarıydım, Aydın Doğan da sahibiydi' diyor. Bu satırları 'Ben bir patron kalemiyim' diye okumaktan başka seçenek var mı?
Ne yazık ki iktidara yakın durmak bir Barlas ailesi alışkanlığıdır, her zaman da bu böyle olmuştur. İsmet İnönü'den Turgut Özal'a ve bugünlere kadar. Kuşkusuz, bunun pek çok faydası da oldu.
Mehmet Barlas'ı böyle kabullenmişiz işte: Her dönem ama her dönem iktidar kim olursa onun yanında yer alır, bu onun karakterinde var, o tip bir gazeteci. Her yerde, her dönemde böyle gazeteciler vardır. Barlas hiç değilse bunların pek çoğundan birkaç kalite yukarıda; en azından bilgili.
Bu da bir tercih sonuçta. İnsanın mesafe ayarı kendisine kalmış...
Ama bu mesafesizliğin bir de 'Kenan Evren'e yakınlığım sayesinde insanları kurtardım' gibi efsanelerle taçlandırılması...
Hadi bunu da kabul edelim.
Bari Mehmet Barlas, bu yakınlığını ve iş bitiriciliğini bugün de hapisteki 60'ın üzerindeki gazeteci için kullansa fena mı olur? Bir yanak da tutuklu gazeteciler için okşasa ya...

Ben Hülya'cıyım arkadaş
Eğer 90'lı yıllardan kalma 'Gülben mi Hülya mı' tartışmasına dönersek hiç tereddütsüz 'Ben Hülya'cıyım' derim. Hülya Avşar'la Gülben Ergen'in en temel farkı, birinin kendisini herkese sevdirmek için aşırı çaba harcaması, diğerinin hiç ama hiç kendisini sevdirme çabası olmaması diye özetlenebilir.
Hülya Avşar gerektiğinde herkese kavga edebilir, gazeteciler de dahil. Üniversite öğrencilerinin karşısına çıkınca, onlara şirin gözükmek yerine çatır çatır tartışır. En son Erol Köse'nin saldırıları karşısında bile 'Görmezden geleyim, cool davranayım' demedi.
Zaten hiçbir zaman cool'luk kaygısı olmadı ki...
'Twitter'a veda ediyorum' deyip, onca tövbeye rağmen yine twitter'a dönmesi de bir Hülya Avşar davranışı.
Türkiye'de magazin kültürünün sürekli birine yaranmak için kurulu olduğunu düşününce Hülya Avşar'ın bunca didişmesine rağmen star olması da incelemeye değer.
Bir kere güzel, bu müthiş bir artı puan. İnsan güzel olunca pek çok şey yanına kar kalıyor.
Ama daha da önemlisi kendisini merak ettirecek, kendisinden söz ettirecek, kendisini her daim izletecek kadar da zeki. 'İyi çocukların' raf ömrünün iyi olmadığını biliyor, ama Hülya Avşar öyle ya da böyle 25 yılın starı.
E birileri 'herkesi sevenleri' yüceltir, ama bu topraklarda samimiyet sınavından geçmek de büyük başarıdır. Hülya Avşar'ın en büyük yeteneği de oyunculuğu falan olmasa gerek; samimiyetine epey bir kişiyi bunca yıldır ikna edebilmiş olması.

twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

<p>Okurlarından gelen 'Kullanmış olduğunuz dil, çoğu kez 'ağdalı ve anlaşılması güç' noktasında gele

'Türkçenin inceliklerini kullanmazsak yok olup gidecek'

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Akrep ve fare karşı karşıya gelirse... İlk kez görüntülendi!

Ölümsüzlük mantarı olarak biliniyor! Türkiye'de üretilmeye başlandı