• $ 5,8826
  • € 6,5712
  • 241.259
  • 96.142
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Atatürk, Erdoğan ve NATO ...

Türkiye’ye dönük 17/25 Aralık yargı susturuculu darbenin Sarraf üzerinden yeniden işleme konduğu, böylelikle 15 Temmuz kalkışmasının hedeflerine yeniden yoğunlaşıldığı günlerden geçiyoruz. Bunun yanında 2019 seçimlerini etkileyecek öncelikli alan olan ekonominin istikrarsızlaştırılmasını sağlamak için döviz kurları başta olmak üzere bir girişim var. Bu listeyi işin içine mutlaka Suriye ve Irak’ı da katarak uzatmamız mümkün. Ama sizler tecrübeli vatandaşlar olarak bunları zaten biliyorsunuz.

Norveç’teki 40 askerimizle katıldığımız NATO tatbikatında Mustafa Kemal Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef seçilmesi de son yaşadığımız garipliklerden birisi. Konu tabii ki bir subayın açığa alınmasıyla geçiştirilecek bir durum değil.

Böyle durumlarda aklıma hemen eski ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in sözleri geliyor. Jeffrey “Suudlar, Mısırlılar her koşulda bize yaltaklanıyor. Erdoğan ise bizimle çatışıyor, çelişkilerimizi yüzümüze vuruyor, dostumuz olmaya çalışmıyor. Bu yüzden Erdoğan Washington’da ve Avrupa’da sevilmiyor. Bize yaltaklansanız böyle olmayacak” demişti.

Bu sözlerin kabul edilemezliği bir yana, konunun sadece bir “yaltaklanma” meselesi olmadığı da ortada. 2008 dünya krizinin Türkiye’yi teğet geçmiş olması, Rusya ile uçak kumpasına rağmen gelişen ilişkiler, Yunanistan’a verilen ama Türkiye’den esirgenmek istenen S-400 savunma sistemleri gibi birçok temel konu, Türkiye’nin cezalandırılması arzusunu doğuruyor.

Ama bu açıklama da kâfi değil; Ortadoğu merkezli yeni dizayn arayışlarına Türkiye Suud gibi boyun eğmiyor. Eğmesi demek, nihai son sürecinin açılması demek çünkü.

NATO’nun Atatürk ile Erdoğan’ı, yani iki önemli Türkiye liderini aynı şekilde “hedefe” koyması, iki liderin de Türkiye’nin bağımsızlığını hedefleyen tavırlarından ortaya çıkmış olmalı. Meselenin kişiler, meşrepler olmadığı ortada. Atatürk, Menderes, Özal ve Erdoğan farklı siyasi meşreplerden kişilerdi, ama ortak özellikleri yerli ve milli, bağımsızlıkçı tavırlarıydı. Bu böyle olduğunda, o lider mutlaka hedefe konmuştu.

Söylemek istediğim, Türkiye kaçınılmaz bir karşılaşmayı yaşıyor. Burada iki ana hat ortaya çıkıyor ve bu asla ülkedeki kaba ideolojik ayrımlarla anlaşılamaz. Türkiye bir tür mandayı mı kabul edecek, yoksa bağımsız mı olacak? Türkiye’de güçler bu iki hatta birikmişlerdir. İki hat da homojen değildir. İlk bakışta anlaşılamaz ama her iki grupta da her meşrepten, kesimden, ideolojiden akımlar vardır.

İlk hattaki kesimler, büyük bir self kolonyalizmle Türkiye’nin haddini bilmesi ve bir koruyucu, büyük devletin kanatları altına girmesini savunurlar. Tartışma, bu ülkenin X mi Y mi olacağıyla sınırlıdır. Bu tabii ki vesayet demektir. Oysa artık vesayetini kabul ettikleri büyük güçler ülkenin tamamını çözmeye dönük bir amacı sahneye koymuşlardır; bunu görmek istemezler.

Diğer hat ise yerli ve milli olandır. Ne had bilmez, ne emperyaldir. Sadece toprak ve ülke bütünlüğünü, eşit ve dürüst ortaklık ilkesini benimser. Türkiye’nin yapması gereken yerli ve milli hat üzerinde, her türlü farklılıkları bir kenara koyarak birlik olmaktır. Milleti, devleti, siyaseti ve ordusuyla birlik olan Türkiye her türlü zorluğu aşacaktır.

1986 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi´ne alınan Hattuşa, Hitit İmparatorluğu´nun ilk ve en önemli

Hitit İmparatorluğu´nun Başkenti: Hattuşa

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Kuzey Kore lideri Putin'le görüşmek için Rusya'da

Mehmet Aydın'a büyük şok! Uruguay’daki malvarlığına el konuldu