• $8,155
  • €9,7089
  • 457.312
  • 1393.24
22 Şubat 2015 Pazar

Mezarlıklar ya da yakılan ölüler

1

Aydınlanmacılığın ve modernitenin insanlığa dayattıklarının en önemlilerinden birisi; insanların yalnızlaştırılması ve tekilleştirilmesidir.
Bütün mesele insanın geçmişle/gelecekle bağlarının kesilmesi meselesidir.
Geçmişle/gelecekle bağları kesilmiş insan, dayanaksız, desteksiz, yalnız ve şüphecidir.
Geçmişle bağı kesilen insanın geleceği de belirsizdir. Geçmişe bakarak, geçmişten bir süreç başlatarak bir gelecek tasavvuru kurmak mümkün değildir. Desteksiz, dayanaksız ve yalnız insan ister istemez modern efsanelere(!) inanmak, kapılmak zorundadır.
Ölülerimizi defin biçimi bile bu ikilem içinde olup bitmektedir.
2
Bir cenaze vesilesiyle bu duygular gün yüzüne çıktı.
(Naim Özkazanç rahmetli oldu, cuma günü defnedildi. Rahmetli Naim iki açıdan bahse değer. Birincisi: 1994 yılında R. Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra ilgilendiği ilk işlerden birisi metro inşaatlarıydı. Naim Bey o sırada Tekfen adına metro inşaatlarından sorumlu yönetici pozisyonuyla Erdoğan ve ekibine en yakın davranan ve sahici bilgiler ve yönlendirmelerde bulunan bir teknik adam durumundaydı. İkincisi: Rahmetli, her ne kadar bizim; gördüğü eğitim ve çalıştığı işyerlerine bakarak, ‘Beyaz Türk’ diye takıldığımız, beyaz tenine ve renkli gözlerine rağmen ‘esmer Anadolu çocukları’ndan birisi olan Esat Özkazanç’ın babasıdır.)
Ölülerini yakmak öteden beri Hindistan kökenli bir inanca mensuptur, biliriz.
Ancak son zamanlarda Batı’da da yaygınlaşmış durumdadır ölüleri yakmak.
Modern hayatın getirdiği bir uygulamadır bu.
Geride kalanlarla, ölen arasında bir bağlantı kalmasın diye. Oysa mezarlıklar tam tersini söyler.
Atalar boşuna dememiş ‘mezarlıklar bir nevi tapu hükmündedir’ diye.
Ölülerimizi mezarlıklara defnetmişsek eğer…
Sıklıkla yakınlarımızın mezarını ziyaret etme alışkanlığımız olmasa da biliriz ki orada bizim yakınlarımız, atalarımız vardır.
Özel bir gayret sarf etmesek de mezarlıklar her zaman hayatımızın içinde, bize uyarı görevini yaptığı kadar, geçmişi de hatırlamamıza vesiledir.
Belki bazı şeyler, yaşlandıkça daha iyi anlaşılıyor veya yaşlılığın sığınakları farklılaşıyor.
Her neyse. Mezarlıklarımız millet olmanın, olmazsa olmaz unsurlarından biri olarak oradadır. Ve orada olmaya devam etmelidir.
3
Ölümlerden söz etmişken…
Malum, gündemin en sarsıcı konularından birisi, (farkında mısınız? ‘gündem’ dedim, ‘konu’ dedim) Özgecan kızımızın katledilmesiydi.
Bu konuda çok şeyler yazıldı söylendi.
Hatta bu vesileyle ‘acılarımızı yarıştırma’ya kalktık. (Haşmet Babaoğlu’na selam)
Bu bağlamda yazılan yazılardan birisi de; Yeni Şafak’ta Ali Kemal Yazıcı’ya aitti.
Ali Kemal Yazıcı, ‘Özgecan’a mektup’ başlıklı yazısında; Trabzonspor-Napoli maçını anlatmış.
Bu nedenle, rahmetliye saygısızlık diye Ali Kemal sosyal medya tarafından lince maruz kalmış, gazete yönetimi de Yazıcı’nın mektubunu sitesinden kaldırmış. Yazık olmuş.
Kimse; Ali Kemal Yazıcı’nın, ‘acıları yarıştırma’ yarışına girmek istemediği için böyle bir yola başvurduğunu…
Ölümler, travmalar yaşasak da, hayatın devam ettiğine vurguda bulunmak isteyişini görmek istememiş.
Anlaşılan o ki; kimse Yazıcı’nın mektubuna “Nasıl ve nereden başlayacağımı bilemediğim bu mektubun girişini gün boyu yazmaya çalıştım ama beceremedim.
Senin yaşadıklarınla başlasam bir dert, buraları sana anlatmaya kalksam ayrı bir dert” diye başladığı cümlelerdeki samimiyeti, sahiciliği, çaresizliği, üzüntüyü görmeye kalkmamış.
Kimse mektubun bitiş cümlelerini görmemiş.
(okuyalı yıllar yıllar olduğu için yanlış veya eksik hatırlamış olabilirim)
‘Tom Amca’nın Kulübesi’ adlı çocuk romanın da bir mektup sahnesi vardır.
Uzaklara giden delikanlı geride bıraktıklarına bir mektup gönderir. Mektup neredeyse bir ayin şeklinde bütün kabilenin toplandığı bir ortamda okunur. Kalabalığın arasında delikanlının sevgilisi de vardır. Mektup uzadıkça uzar, memlekete dair her şeyi sorar ama kızdan hiç bahsetmemektedir. Canı sıkılan genç kız, hayal kırıklığı içinde kalkar ve topluluktan ayrılır.
Oysa mektubun son cümlesi ona aittir. Ama o satırları o duymaz.
Ve bir not düşer anlatıcı; “genç kız nereden bilsin, mektuplar ne kadar uzun olursa olsun, asıl söyleyeceği son satırlardadır.”
Ali Kemal Yazıcı’nın mektubu da öyle.
Yukarıda ne söylerse söylesin, son cümle önemli.
Son cümle Özgecan’a en büyük değeri vermekte ve en güzel yere koymakta.
Üstelikte ona gittiği yerde bir arkadaşın adını vermekte.
“Son olarak şunu belirteyim ki Avni Aker tribünleri seni unutmadı. Maç öncesi hep bir ağızdan ‘Özgecan’ diye bağırdılar ve sana yapılanlara lanet yağdırdılar... Satırlarıma son verirken cennetin bir köşesinde senden çok daha küçük, yıllar öncesinde henüz okuma yazma öğrenmeden aramızdan ayrılan bir küçük kızı görür de isminin Feyza Yazıcı olduğunu öğrenirsen selamımı söyle...”

<p>Koronavirüs salgınının uzun süredir kontrolden çıkmış olduğu ABD'de son durum ne? Aşılama süreci

ABD'de koronavirüs salgınında son durum

Beşiktaş, Erzurum'a ayak bastı

Zonguldak'ta dereden akan çamurlu su denizin rengini değiştirdi

Nisan ayında yağan kar Domaniç Dağları'nı beyaza bürüdü