• $9,6153
  • €11,2367
  • 553.564
  • 1479.93
12 Ekim 2013 Cumartesi

‘E burası Türkiye’ klişesi

Türkiye on yıllardır konuşup halledemediği bazı kronik sorunlarına dair önemli adımlar atarak giriyor tatile. Dokuz günlük tatil, bu on yıllık yorgunlukları atmaya yetmez ama ülke gündeminin bir süre dinlenebilmesi için iyi bir fırsat. 
Psikologlar bireylerin başarısında insanın kendisiyle barışıklığını temel unsur olarak görüyorlar. Bu, toplumlar için de geçerli. 
Halbuki Türkiye’de Tanzimat’a, hatta daha da gerilere götürebileceğimiz ciddi bir ‘kendisi olamamak’ sorunu var. Ulus-devletle hayata geçen toplumsal mühendislik zaten ülke insanının iradesini topyekun imha etmiş. Herhangi bir toplumsal konuda tavır geliştirebilmek için önce Batı’daki uygulamalara bakma ihtiyacı hep hissedilmiş. Kendinden menkul bir özgüvene sahip olamadığı gibi ülke an gelmiş kendini aşağılamış. 
Öyle ki bu, halkın gündelik diline de sirayet etmiş. Trafikten bilet kuyruğuna her olumsuzluk, sanki ülkenin değişmez kaderi gibi ‘e burası Türkiye’ damgasıyla tescillenmiş. Hayatında hiç yurtdışına çıkmamış, başka ülke pratikleriyle kendi toplumunu mukayese etmemiş insanlar dahi en ufak bir sorunla karşılaştığında ‘tipik Türkiye’ lafını konduruveriyorlar hemen. Ve her ne hikmetse herkes kendini o ‘tipik’ ülkenin dışında tutuyor. Kuşkusuz bu söylem derin bir özgüven sorununa işaret ediyor. 
Geçenlerde Türkiye’de olsa, metronun 20 yıllık tarihine rağmen, sanki yüzyıllık sorunlu bir geçmişten söz eder gibi ‘e burası Türkiye’ diye yaftalanabilecek bir durum karşısında bir İngiliz gencin tavrı dikkatimi çekti. Dünyanın antik mirasının taşındığı Londra’da farelerin cirit attığı metro istasyonunda bir genç ‘bu ülkenin farelerini bile seviyorum’ diye bir şarkı mırıldanıyordu arkadaşına. Farelerini bile sevmek!.. Bu örneği bir Batılı prototipe hayranlık adına değil, milliyetlerin ötesinde vatanseverlik duygusunun bir genç üzerinde ne kadar güzel durduğunu ifade etmek için veriyorum. 
Oysa bizim ülkemizde her kötü manzarayı ülkesinin adıyla özdeşleştirip bundan ‘tipik’ bir Türkiye manzarası çıkartacak tavırlar ne kadar yaygın. Çünkü haklılığını, vicdanını ve iradesini önce Batı terazisinde tartıp sonra devreye sokabilen kompleksli bir siyasal ve entelektüel alışkanlık var. Hatta ‘Malezya ya da İran olmak’ söylemi üzerinden sadece ‘iyi’nin değil, ‘kötü’nün standardını bile ithal etme alışkanlığı. 
Oysa ne Amerika, ne İngiltere, ne Malezya, ne İran... Yalnızca kendisi olmak! 
Yerkürenin farklı tecrübelerinden istifade edip, kendi özgün dünyasını inşa edebilmek! 
Son yıllarda yaşadığımız toplumsal gerginliklerin temelinde de biraz bu mesele var. Ülkenin toprağa gömülmüş sosyal sermayesini tüm kesimleriyle yeniden diriltmeye ve kendi standartlarını kendi oluşturmaya talip bir irade karşısında kendini esen rüzgârlara tabi olmaktan kurtaramayan kompleksli bir siyasal aklın direnişi var ülkede. 
Oysa asıl direnişi zihinlerde mayalanmış komplekslere ve dile yerleşmiş klişelere karşı göstermek gerek. 
Sorunları inkâr etmeden, ‘tipik Türkiye’yi, başarıları tanımlayan bir söylem haline getirmenin tek yolu bu komplekslerden arınmak. 
Yeri gelmişken, AKŞAM Gazetesi Kültür-Sanat Müdürü Adnan Özer’in ‘Sezai Karakoç kürsüsü kurulsun’ önerisi ülkenin kendi olabilmesi yolunda ne kadar yerinde bir öneri. 
Tatil, yeni Türkiye’nin yeni söylemini oluşturacak gençlerin Sezai Karakoç’u ve kitaplarını tanıması için de iyi bir fırsat. 

 

<p class='MsoNormal'>Fatih'te arıza yapan İETT otobüsü, vatandaşlar tarafından  yaklaşık 300 metre i

İETT otobüsü arızalanınca 300 metre itildi

Nesli tehlike altındaki şah kartal, Ankara'da tüfekle vuruldu

Tavşanlı Höyük'te bölgenin 'endüstrileşmiş ticaret merkezi' olduğuna dair bulgulara ulaşıldı

Kesilen ağaçtan bir anda kan akmaya başladı!