• $9,6153
  • €11,2367
  • 553.564
  • 1479.93
1 Ekim 2013 Salı

Başlarken

İlk yazı heyecanını Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda önemli bir günde yaşamak, 30’lu yaşlarındaki birisi için umudun hayalden çok daha gerçek bir şey olduğunu hissettiriyor insana. 
Zira çocukluk ve ilk gençlik yıllarını 80’li ve 90’lı yıllarda yaşayanlar olarak Türkiye’nin yaralı demokrasi tarihinin bir gün kendini yeniden onaracağına hep inanmıştık. Bu yönüyle paket bir kuşağın umutları açısından paketin kendi özgül ağırlığından çok daha büyük anlamlar taşıyor. 
Çocuktuk; önceki kuşakların hayatına çöken kasvet bulutları henüz sorumluluk almadığımız bir dünyada başımızın üzerinden kayıp gidiyordu. Politik olayların, küçük dünyamıza etkilerini yeterince bilmiyorduk. Fakat büyüklerin hararetli ihtilal tartışmaları, Ankara’dan gelecek haberlerin hayatımızın o kadar da dışında bir şey olmadığını hissettiriyordu. 
Televizyonun hayatımıza iyice girdiği yıllardı; bulutlar kısmen dağılmış, herkes istikrardan söz ediyordu. Bu kelimeyi sevmiştik. Zira bize yepyeni dünyaların kapılarını açıyordu. Beethoven’ın 5. senfonisinin ritmiyle yazdığımız lise kompozisyonlarına bu yeni dünyadan roller devşiriyorduk; hikayemize dünyaya hükmeden demirden kadınlar bile dahil olmuştu. Yerkürenin zihin kodlarını öğreniyor, demokrasi pusulasıyla kendimize Doğu ve Batı arasında konum belirliyorduk. O günlerde coğrafyanın kader olduğunu anladık; araftaydık ve sentez yapacaktık. 
Köprü olma, orta yol bulma çabasının denge demek olduğunu biliyorduk. Fakat bunun toplumları derin kimlik krizlerine soktuğunu da hissediyorduk. Zira kendimizden menkul bir demokratik kültür henüz oluşturamamıştık. Zaten bu yolda atılan adımlar bırakın dünya kültürleriyle yakınlaşmayı, yanı başımızdakilerle aynı koridorları paylaşmaya dahi yetmedi. Nitekim 28 Şubat demokratik haklara balyoz gibi indi. Kapılarını yeni dünyalara açmaya başlayan bir kuşağı sığ kavgalara mahkûm etti. Önceki kuşaklara ait olduğunu sandığımız o arkaik zihin hâlâ yaşıyordu. 
Varlığını bildiğimiz geniş dünya bize artık ulaşamamanın huzursuzluğundan başka bir şey vermeyecekti. 
Neyse ki adalet, özgürlük, ilerleme ruhu hâlâ diriydi. Bedel ödemiş, tecrübe sahibi bir birikim kuşağımızın kayıplarını telafi edecek bir gayretle işbaşına geçti. Daha da önemlisi 2000’li yıllar ülkemizin yalnızca bir sentez coğrafyası değil, insanlığın mirası üzerinde kendi iç dinamikleriyle yükselen merkez olabileceğini gösterdi. Bir köprüden ziyade merkez olma fikri artık daha cazipti. 
İşte şimdi merkez olabilmenin yüklerini taşıyan ama aynı zamanda toplumun ertelenmiş ihtiyaçlarını, temel hak taleplerini iade etmek üzere çabalayan bir iradeyle karşı karşıyayız. 
Ülkemizin demokratikleşme serüveninde önemli bir basamakta duruyoruz. Bu basamak, etrafı aynalarla çevrili bir merdivenin tam da ortası; inişe de yol var, çıkışa da. Demokrasi ruhuyla sırlanmış ayna, bir arada yaşayabilme kapasitemizi tartabilmek için iyi bir fırsat. Biz ne kadar başkalarının hakkına saygı duyuyorsak paket de o kadar bizim haklarımızı iade edebilir. Bu nedenle demokrasiyi kutsal bir motto olmaktan çıkarıp, normalleşmiş bir eşitlenme aracı haline getirmek için paketin imkanlarını en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. 
Bu vesileyle bir arada yaşayabilmenin önündeki bütün engellere seslenelim: 
Güneşimizin önünden çekil! 

<p><span style='font-size: 1.6rem;'>Yeni varyant hızla yayılıyor... Kovid geçirip, tat ve koku kaybı

Beynimizin parmak izi, hastalıkları veya kişileri tanımak için kullanılabilir mi?

Tavşanlı Höyük'te bölgenin 'endüstrileşmiş ticaret merkezi' olduğuna dair bulgulara ulaşıldı

Kesilen ağaçtan bir anda kan akmaya başladı!

Sosyal medyayı sallayan en ilginç illüzyonlar