• $8,4746
  • €10,2717
  • 499.454
  • 1441.33
05 Kasım 2015 Perşembe

Kabullenme dönemi

Ağır mı ağır, sancılı mı sancılı bir seçim maratonunu tamamladık.

AK Parti iktidarını Türkiye’nin başına gelen beklenmedik bir siyasi “kaza”, bir “anomali” olarak görmekte ısrar eden muhalif kesimler, 2002’den sonra yaşanan her seçimde biraz daha şaşırdılar, umutsuzluğa kapıldılar ve hırçınlaştılar.
Derken, bir buçuk yılda üç seçimin art arda yaşanacağı bir süreç başladı. Bu süreç “iktidarlarını geri almak” için belki de son fırsat olabilirdi. “Art arda gelen bu seçimler döneminde yıktık yıktık, yıkamazsak daha epey uzun bir süre ‘ülkemizi’ geri alamayacağız!”

Psikolojileri buydu...

Bu psikoloji içinde, 2014 başından bu yana eldeki bütün kozlar devreye sokuldu. Yerli-yabancı bütün güçler harekete geçirildi.

Ama başarılamadı.

Şimdi yeni bir dönemin başındayız ve benim bu dönemle ilgili bir umudum var. Diyorum ki, belki bu son yenilgiyle birlikte “inkâr” dönemi dönemini geride bırakıp “kabullenme” evresine geçebilirler.

Bunun kolay olmadığını biliyorum.

Daha önce, yine böyle bir yenilgi ertesinde şöyle yazmıştım:
Seçim yenilgilerinin yenilen siyasi partilerde sarsıntı yaratması hep olur. Ama biz burada daha farklı bir şeyden; çok daha yaygın ve şiddetli bir toplumsal bir travmadan söz ediyoruz. Oy verdiği partinin seçilememesi gibi basit bir şeyden değil; eski mutlu günlere geri dönüş için önündeki bütün çıkışların tıkandığını; yaşamak istediği hayatla ilgili hayallerinin her seçimde bir kez daha tuz buz olduğunu sanmanın yarattığı bir duygu sarsıntısından...

Nüfusun yüzde 30-35’i gibi büyük bir kitle, artık iktidarı ilelebet kaybettiğini düşünüyor. İçinde doğduğu, her şeyine aşina olduğu ve o haliyle sevdiği eski ülkesini geri dönüş olmayan bir biçimde yitirdiğini; bundan böyle kendi ülkesinde yabancı gibi yaşamak zorunda olduğunu sanıyor.

Bu elbette ki kabullenilmesi zor, ağır bir durum. Ama durumu böyle algılamasının sebebinin de kendi uzun tarihi deneyimi olduğunu görmemiz lazım.

Çünkü o öyle yapmıştı... Onun, seçilmiş ya da seçilmemiş siyasetçilerinin iktidarda olduğu on yıllar boyunca ülke onundu; onun değerleri, onun fikirleri, onun beğenisi iktidardaydı. Tek norm koyucu oydu. Kamusal alanın hâkimi ve düzenleyicisi oydu. Normun dışına çıkanları uyaran ve hizaya sokan da onun iktidarıydı. Dolayısıyla başka türlüsünü bilmiyor; başka türlüsü için mücadele etmeyi de... Bildiği tek şey, güçler dengesini tersine döndürmek... Bir zamanlar altta kalan bugün üste çıktıysa, altta ezilmekten kurtulmanın tek yolu silkinip tekrar üste çıkabilmek!
Oysa olayı “ya hep- ya hiç” olarak ele almak yerine, başka bir yol izlemeyi akıl etse, durumun hiç de öyle umutsuz olmadığını da anlayacak. AK Parti iktidarını yıkmadan da kendine yaşam alanı yaratabileceğini, kendi değerlerini koruyabileceğini; ekonomik ve toplumsal iktidarı gücü ölçüsünde paylaşabileceğini; bunun meşru olduğunu ve eğer böyle bir mücadele çizgisi izlerse AK Parti tabanının bir kesimi dahil geniş bir kesimin desteğini alabileceğini düşünmüyor.

Türkiye’nin sosyolojisi, AK Parti’yi iktidardan uzaklaştırmayı kısa vadede neredeyse imkânsız kılıyor olabilir. Ama aynı sosyoloji, gücün aşırı temerküzünden rahatsız olan, farklı toplumsal kesimlerin güçleri oranında kamusal alanda güç ve iktidar sahibi olmasına cevaz veren, bunu meşru gören bir sosyolojidir.

Türkiye’nin, artık “altta kalanın canı çıksın” dönemini sonlandırabilecek bir sosyolojik yapıya ve demokrasi derinliğine ulaştığına güvenmemiz lazım. İktidarı kaybeden sınıf ve zümreler, siyasetlerini mevcut iktidarı “yıkmak” üzerine yoğunlaştırmak yerine, onu eleştirmek, düzeltmeye çalışmak ve bu arada kurulan Yeni Türkiye içinde varlıklarını sürdürmek; ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda güç ve pay sahibi olmak üzerine kurabilirlerse, durumun hiç de umutsuz olmadığını da görecekler. Sadece ülkenin “kimin” tarafından yönetildiğine ilgi göstermek yerine “nasıl” yönetildiği üzerinde odaklanabilseler; yönetimin hatalarını ortaya koymak, alternatifler üretmek ve bu noktada toplumsal destek sağlamak üzere bir çalışma yürütseler, iktidarı tahmin ettiklerinden çok daha fazla etkileyebileceklerini fark edecekler. İlaveten, siyaseten güç toplayabilmelerinin tek yolunun bu olduğunu da...

<p>Tarihçi-Yazar Koray Şerbetçi bu hafta Kestirmeden Tarih  programında Kudüs özel bölümüyle karşını

Medeniyetlerin aynası Kudüs… Kadim şehre kim ne getirdi?

Bakan Varank, Ankara Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Merkezi'ni ziyaret etti

Tüm bildiklerinizi unutun! Seyahat ve deniz yolculuklarını kökten değiştirecek

Filistinli aileler, işgalci İsrail saldırılarından korunmak için okullara sığındı