• $8,406
  • €9,9863
  • 489.329
  • 1408.81
19 Ekim 2014 Pazar

Güncele hapsolmak

İnsanın içinde yaşadığı tarihsel dönemle ilişkisi biricik, özgün bir ilişki.

Her insanın tanıklık ettiği döneme bir ayrıcalık atfettiğini görürüz.
Sadece hatıratlardan değil, felsefe metinlerinden de bunu çıkarmak mümkün.
İnsan hayatının birçok noktasında olduğu gibi, kendi dönemiyle ilişkisini tanımlamak noktasında da modernlik bir dizi yeniliği, ciddi kırılmaları beraberinde getirir.
Modernlikle birlikte insanın kendi dönemine bakışı “fırsat” ve “kriz” kavramlarıyla şekillenmeye başlamıştır.
Tarihsel fırsatlar ve krizler üzerinden bir dünya tasavvuru geliştirilir.
Kurtuluş teolojileri, ütopyalar, ideolojiler ve hatta distopyalar bu fırsatları yahut krizleri tanımlamaya, onlardan bir “yol haritası” çıkarmaya matuf girişimler olarak varlık bulurlar.
Bütün bunlar, içinde yaşanan çağın özgünlüğüne olan inançla ilgilidir.
Ne var ki, modern insanın içinde yaşadığı çağa özgünlük atfederken yeni bir bilinç geliştirdiğini de iddia edebiliriz.
Burada karşımıza “güncelin egemenliği” çıkar.
Güncel olan, yani o an karşımızda olan, yahut olduğunu düşündüğümüz gerçeklik algısının egemenliği...
“Güncel olan”ı belirleyense birtakım mekanik, elektronik ve dijital müdahalelerdir.
“Hız” ve “sıkışma”, söz konusu “güncelliğin” iki önemli unsurudur.
Bugünün dünyasında yaşayan bizler, son derece zor, yatay ve dikey “kriz”lerin iç içe geçtiği bir küresel düzlemde yaşıyoruz.
Ve bunu bir düzlem olarak değil, bir düzen olarak görme eğilimindeyiz.
Hızlı ve sıkıştırılmış gündemler eşliğinde yaşadığımız krizler için “yol haritaları” üretmeye çalışıyoruz.
Yeni dünya düzeni arayışlarının merkezindeki Ortadoğu’nun sıkıntılarını konuşuyoruz.
Parçalı bir tasavvurla içinde yaşadığımız döneme yaklaşıyoruz.
On dokuzuncu yüzyıldan bugüne yazılmaya devam eden hikayenin son sayfasına saplanıp kalıyoruz.
O son sayfanın ait olduğu kitabın diğer sayfalarını çevirmekle ilgili bir kaygı da gütmüyoruz.
Bahsettiğimiz ve adına “Ortadoğu” denen coğrafya yeni düzen arayışlarının merkezinde yer alıyor.
Soğuk Savaşın sona ermesi Ortadoğu ve dünya düzeni için yeni bir sayfa açtı.
11 Eylül saldırıları başka bir sayfa.
Bugün görüyoruz ki 2010’un sonunda başlayan ve adına Arap Baharı denen
gelişmelerle yeni bir sayfa ile daha karşı karşıyayız.
Fakat ilginç olan her 3 sayfanın da önümüzde açık olması.
Biz son sayfaya odaklansak da, diğerleri de önümüzde açık. Göz ucuyla baksak bile göreceğiz, bakmıyoruz.
İçinde yaşadığımız dönemle sıhhatli bir ilişki kuramadığımız için, pek çok yapısal meseleyi Türkiye’nin basit bir dış politika hamlesiyle çözülecek sorunlar mesabesinde görüyoruz.
Stratejik hamlelere referansla, tarih yoksunu analistlerle sorun çözmeye çalışıyoruz.
“Güncelin egemenliği”, bize son otuz yılın “tarihsel bilinci”ni üretme imkanı bile vermiyor ne yazık ki.
O tarih yaşıyor olsa da beyhude.
Yaşamayanı var mı onu da bilmiyorum ya...
Hız ve sıkışmışlığın, güncelin egemenliğinin önümüze koyduğu bir diğer açmazsa coğrafya bilincinin gelişmemiş oluşu.
Amerikalılara atfedilen coğrafya bilinçsizliği, Amerikan sosyo-kültürel gerçekliğiyle ilgili değil esasında. Amerika’nın tanıklık ettiği modernliğin biçiminin evrenselleşmesi bir coğrafya cehaletini ve yalıtılmışlığı beraberinde getiriyor.
İşin hazin tarafı, bu bilinç tutulmasıyla malül olanların “strateji dehası” edasıyla Türkiye’nin yönüne ilişkin “siyaset” önerisinde bulunduklarını iddia etmeleri.
Siyaset “güncelin egemenliği” tarafından kuşatılamayacak kadar mühim bir etkinlik oysa ki...

<p>Türkiye'deki yangın felaketi devam ederken Yunanistan'ın, Türkiye'ye itfaiye uçağı göndermeye haz

Komşu yine boş konuştu

Orman yangınlarında yaralanan hayvanlar tedavi ediliyor

Uluabat Gölü, yeşile büründü

Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Suver, Van'da incelemelerini sürdürüyor