• $8,4396
  • €10,0747
  • 492.239
  • 1392.91
9 Mayıs 2014 Cuma

Basın özgürlüğü efsanesi 2

“Basın özgürlüğü” konusunu tartışmaya devam ediyoruz.
Türkiye’de basın özgürlüğü meselesi, Freedom House’un raporu üzerinden yeniden gündeme getirilmiş olsa da, bir siyasi tedip mekanizması olarak işletilmesi yeni değil.
Basın özgürlüğü söylemi 1950’den bu yana, seçilmiş iktidarları çevrelemek, sınırlarını göstermek, muhalefet etmek ve yeri geldiğinde indirmek için devreye sokulmuş bir söylemdir.
Daha açık bir söyleyişle bu söylem Türk siyasi tarihinin bütün kritik dönemlerinde, seçilmiş siyasal iktidar üzerinde ulusal ve uluslararası aktörler tarafından bir sopa olarak kullanılmıştır.
***
Demokrat Parti iktidarına karşı yürütülen muhalefette “basının hür olmadığı” tezi merkezde yer alır. Bu nedenle 27 Mayıs’la birlikte Türk basının “şeref ve itibarına kavuştuğu” iddia edilir. Zira “eski muhteris politikacılar bertaraf edilmiş” ve basın hürriyetine kavuşmuştur.
Hatta ilginçtir, 30 Mayıs 1960 tarihli Tercüman gazetesinde kendisine yer bulan yukarıdaki söylemin sahipleri bugün de “yandık ki ne yandık korosu”nun içinde sanatını icra etmeye devam etmektedir.
Bu koro, “Tayyip gitsin, kim gelirse gelsin” temalı konserlerini verirken en çok “basın özgürlüğü” marşını seslendirmeyi seviyor.
Yapılmak istenen, o “kutlu güne malzeme derlemek”.
Ki, 30 Mayıs 1960’ta söylendiği gibi “artık hiç ama hiçbir gazeteci hakikati yazdığı için elleri arkasına bağlanıp götürülemeyecek” demek kolay olsun.
Bu koronun sağı da bir, solu da.
Siyaset karşıtlığında ideoloji tanımıyorlar.
Cuntacılar da kumpascılar da bu söylemin ne denli yarayışlı olduklarını bildikleri için “özgür basın efsanesi”ni sürekli yeniden üretmeye devam ediyorlar.
Dönemin darbeci generalleri boşuna 27 Mayısı bütün dünyaya “gazetecinin ve matbuatın hürriyet”i olarak takdim etmemişlerdi.
Yine aynı şekilde Menderes döneminde Türkiye’de basının özgür olmadığından dem vuran “Avrupalı ve Amerikalı gazeteciler”, boşuna mı 27 Mayıs’ı “basını özgürleştiren, kibar ve medeni ihtilal” olarak yansıttılar.
***
Bugün bağımsız gazetecilik efsanesi üretenlerin bayraklaştırdıkları Abdi İpekçi 27 Mayıs’tan hemen sonra yazdığı yazılarda niçin Türk ordusuna minnettarlığını ifade ediyordu?
Türk ordusu “basınımızı özlediğimiz hürriyetine kavuşturmuş”tu da ondan.
21 Ekim 1989 tarihli Hürriyet gazetesi manşetinde olduğu gibi seçilmiş bir sivil siyasetçiye “Sivil Diktatör” derken “basına yapılan baskı”lar birinci gerekçedir.
Medya eliyle gerçekleştirilen 28 Şubat darbesinde bile, Refah-Yol iktidarının baskıladığı basından dem vurulmuştur.
İşin garibi, bütün bu tarihsel süreçlerde basın gerçekten de ciddi baskılarla karşılaşmış, iktidarın yönlendirmesine maruz kalmıştır.
Ama şu soruyu sormazsak olmaz: Hangi iktidarın?
Emin olunuz, bu sorunun cevabı “seçilmiş iktidar” değil.
Geçmişte sözde “basınımızı özlediğimiz hürriyetine kavuşturma mücadelesi verenler”, dün nasıl “Türk ordusu”na minnettar kalıyorsa, bugün bu müdahaleyi kim gerçekleştirir ve Türk medyasını şu zor koşullardan kurtarır, “basını özgürlüğüne kavuşturursa”, elbette ona minnettar olacaklardır...

<p>Mete Gazoz, Tokyo 2020'de altın madalyayı kazanarak tarih yazdı. Genç sporcumuzun henüz 17 yaşınd

Mete Gazoz sözünü tuttu! Henüz 18 yaşındayken bakın ne demişti

İki deli bir araya geldi: Adana'da Balotelli izdihamı

Bakanı Kurum, Antalya'da incelemeler yaptı

İstanbul'da tramvay raydan çıktı