• $7,4126
  • €9,0363
  • 441.833
  • 1542.45
11 Kasım 2011 Cuma

Akdeniz baharı, sonbaharı

Deniz Ülke Arıboğan
Deniz Ülke Arıboğan
YAZARIN SAYFASI

Geçtiğimiz yıl ana gündem maddemiz Arap baharı oldu. Tunus'ta esmeye başlayan muhalif rüzgarlar Lübnan, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn, Suriye derken bütün Ortadoğu coğrafyasını kuşattı. Hükümetler devrildi, rejimler iflas etti, sokaklar şenlendi. Her sabah uyandığımızda 'acaba bugün hangi ülkede Devlet Başkanı değişti' diye sormaya alıştık. Gün değişim günüydü.
Devrik Başkanların bazıları ülkesini terk edip kaçtı, bazıları mahkeme salonlarında hesap vermek zorunda kaldı, bazıları da sokak ortasında linç edildi. Bu değişim dalgasına bahar adını verenler tam olarak neyi kast etmişlerdi bilemiyoruz ama şimdilik ortaya çıkan görüntüler bir ilkbahar ortamını yansıtmıyor. Bundan sonraki süreçlerin halkın taleplerini gerçekten yansıtan ve demokrasiye kapı açan nitelikte olmalarını dilemekten başka çare de yok. Büyük değişimler biraz zaman istiyor. Şimdilik hala yıkım aşamasındayız, sonrasında ise yeni Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın inşa süreci başlayacak.
Tersine bir yıkım ve yeniden inşa süreci ise kimsenin beklemediği bir coğrafyada filizleniyor. Avrupa, bir birlik projesi olarak yeni yüzyılın ilk 10 yılını zorlukla tamamlayabildi. İkinci 10 yılın neler getireceği ise şimdilik muğlak. Euro bölgesinin dağılması ve yeni bir AB düzeninin oluşturulması artık mecburiyet halini almış durumda. Sürekli borçlanarak geliştirilmiş bir ekonomi ve şişirilmiş refah balonu patladı. Akdeniz havzasının güneyi Arap baharını yaşarken, kuzey bölgesinde de Avrupa sonbaharı başladı. Her sabah uyandığımızda 'acaba bugün hangi Başbakan gitti' diye sormaya alışacağız gibi duruyor.
Buna Arap ya da Avrupa yerine Akdeniz baharı desek sanki daha yerinde olacak. Medi-terrane yani yerkürenin merkezi hem kuzeyden hem de güneyden sallanıyor. Papandreu'dan sonra Berlusconi de gitti sayılır. İspanyollar da sırada. Merkez Avrupa güçleri ise kendi başlarına geleceklerden gözlerini kapayarak kurtulabileceklerini sanıyorlar. Sarkozy ve Merkel ikilisi hala Voltran oluşturabileceklerini düşünüyorlar. Oysa Avrupa'da motorlar durmuş vaziyette. Gittiğiniz her yerde moralsizliği ve hayal kırıklığını fark edebilmeniz mümkün.
AB süreçlerine olan mesafe ise, bugünlerde ekonomiyi düzlükte tutan bir unsur. Örneğin euro sisteminin içinde olmayan İngiltere'de ticari hayat bir miktar vurgun yese de nispeten canlı. Londra dışında ve özellikle de kuzey bölgelerde sıkıntı olduğu söyleniyor. Ancak Londra farklı. Buna rağmen sokaklar çok hareketli. Etraf protestocularla dolu. Bir yandan sokakta yatan evsiz insanlar, diğer yandan caddelerde okul harçlarını protesto eden öğrenciler göze çarpıyor.
Ekonomik krizler kuşkusuz sosyal uyumu da bozuyor. Sokaklardaki protestolarda şiddet dozunun artması an meselesi. Devlet mekanizmasının da böyle bir konjonktürde fazla toleranslı olması kolay değil. James Galbraith borç krizinin yarattığı sosyal kesintilerin büyük bir şiddet patlamasına yol açabileceğini belirtiyor. Şiddet ve karşılığında alınacak olası anti demokratik önlemler ise AB'nin üzerine kurulu olduğu değerlerin iflası demek. Yani konu sadece ekonomik değil, yan etkileri bakımından demokrasinin çerçevesini çizecek, güvenlik özgürlük dengesini tersine çevirebilecek derecede güçlü rüzgarlardan söz ediyoruz.
Krizin en önemli boyutlarından birisi de küresel ölçekteki etkileri. AB'nin borcu bugün en yüksek oranda Çin tarafından finanse ediliyor. Avrupa'nın en büyük ticari partneri Çin. Aralarındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi coğrafi uzaklıkları anlamsız kılıyor. Krizin daha ilk aşamalarındayız. Sonuçları 21. yüzyılın yeni siyasi paradigmasını da şekillendirecek.

<p>Çevre dediğimiz hadisenin sadece devletlere bırakılamayacağını söyleyen Oğuzhan Bilgin, konuya il

'Çevre, dünya ve tabiat bize emanet olarak bırakıldı'

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Kilo vermek için iştah kapatan besinler

En kötü yıl gerçekten 2020 mi? Bilim insanları, 536 yılına işaret ediyor