• $13,7194
  • €15,5684
  • 786.53
  • 1910.41
24 Mart 2013 Pazar

"Top sizdedir artık"

Gönüllü şoförümüzün adı, diyelim Harun olsun; Harun bir kamu kuruluşunda işçi. 37 yaşında, biri üniversiteli üç çocuk babası. Gece nöbete kalmış. Sadece yirmi dakika uyuduğunu söylese de hayli neşeli görünüyor. 
O bize, biz ona peş peşe "Nasıldı?" dedik. "Vallah artık top sizdedir" dedi. "Top"a değil de "siz" zamirine takıldık. "Siz" derken? "E Türkleer" diye sürdürdü. Diyarbakır'da fazlasıyla politize olmuş bir kitlenin ortak duygusunu böylece özetledi Harun. 
Hani zihnimizden o an geçenler, karikatür balonlarına dönüşse, "Siz mi", "Türkler mi", "Bu ifade, memleketin batısındaki pek çok öfkeli vatandaşın duygusuna ne kadar benziyor" cümleleri  okunacak. O kadar... 
Allahtan Harun konuşkan. Soru sormaya fırsat vermeden, -bu arada da nasıl olsa hoşlanmayız diye Kürtçe şarkı çalan radyo frekansını değiştirerek- gürül gürül anlatıyor da anlatıyor. "Bu ülke daha çok büyüse kötü mü olur? Bölgedeki bütün Kürtler. Aha yazın buraya, 10 yıla kalmaz hepsi bize bağlanacak. Diyarbakır da merkez olacak. "
Ankara'da salavat getirerek telaffuz edilen, tüyleri diken diken eden konfederalizm, beğenin beğenmeyin, Diyarbakır'da bir kamu kuruluşundaki işçi düzeyinde tartışılıyor. 

"ANLIK MUTLULUKLAR BİRİKMİYOR"
Oradaki herkes Harun kadar neşeli değil elbet. Diyarbakır'da, 90'larda önce ağabeyini faili meçhule kurban vermiş, ardından köyü yakılmış genç bir kadın da tanıdım. Cüzdanında minicik bir sepya fotoğraf yırtığı. O fotoğrafta sonsuza kadar genç kalacak gülen yüze bakarken,  "Tamam silahlar sussun da ne konacak yerine? Bu iş hadi barışın öpüşün koklaşın demekle nasıl bitecek?" diye soruyordu.  
Büyük soru tam da bu. 21 Mart'ı "geçtikten" sonraki bu dönemde; bölgenin politik kültürel, duygusal dinamikleriyle, Türkiye'nin geri kalanını, en çok da gencecik evlatlarını çatışmalarda yitirmiş binlerce aileyi ortaklaştırabilmek asıl çetin mesele olarak önümüzde duruyor.  
Genç kadını dinlerken, hafızam, Turgut Uyar'ın ölümünden kısa süre önceki bir söyleşisinde altını çizdiğim cümleyi çağırıyor: "Anlık mutluluklar birikmiyor. Mutsuzluklar birikir." 
Hayat bu cümleyi tekrar etmez mi hep. Üç gün geçti, 21 Mart'taki coşku duruldu. Şimdi uygulama zamanı. Çetin meseleleri çözme. Herkes aynı açıklıkta itiraf etmese de zihinler karışık. En çatık kaşlı milliyetçisinden en soğukkanlısına; en kayıp vermişinden en konforlusuna kadar, soru aslında ortak: Bu kadar ölüm, bu kadar keder, bu kadar yastan sonra kalıcı barış gerçekten mümkün olabilir mi? 

"NASIL OLSA BAŞKASININ ÇOCUĞU"
Soru, gerekli ve sağlıklı bir soru aslında. Kalıcı barışın geniş zamanlara ihtiyacı var. Diğer yandan da herkes, bu Nevruz'un, kendini kaçınılmaz olarak yeniden konumlama gereği doğurduğunun farkında. 
Riskli ve kırılganlıklarla dolu bu karmaşık süreç; hukuki, siyasi, psikolojik, sosyo-ekonomik alanlarda çözüm bekleyen, ama hepsinden önce iyi yönetilmesi gereken pek çok alt sorun içeriyor. Meselenin önündeki bariyerlerden biri, -hala- provokasyon ihtimali. Ama bundan daha ürkütücü bir engel daha var: O da, kendi çocuğuna sıranın hiç gelmeyeceğinden anlaşılmaz bir güvenle emin olanların, "Nasıl olsa başkasının çocuğu"  bilinçaltı. Bu ülkedeki mutsuzlukların çoğu, bu bilinçaltıyla birikti. Daha doğrusu, bu bilinçaltının ülke sevgisi olduğu yanlışıyla. Buradan başlamalı.

 

<p> </p>

Parasosyal etkileşimi çocuklarımıza neden anlatmalıyız?

UNESCO'nun geçici listesindeki Yesemek'te 15 heykel gün yüzüne çıkarıldı

Cumhurbaşkanı Erdoğan Siirt'te toplu açılış törenine katıldı

Ürdün'ün Salt kentindeki müze dünyanın en küçük Kuran-ı Kerim'ine ev sahipliği yapıyor