• $13,7194
  • €15,5684
  • 786.53
  • 1910.41
19 Ekim 2021 Salı

Mayo giymeyen kasabalı!

Önceki gün 'James Bond' serisinin son filmini izledim; kötü adamlardan biri Rus bilim insanıydı!

Amerikan ve İngiliz sinemasındaki bu 'düşmanlaştırma/ötekileştirme' refleksi, uzun vadeli siyasi mesele olduğu kadar kültürel bir meselesidir.

Beyazperdede sürekli tekrarlanan bir ezber: Öteki ve düşman...

Meseleyi ülkemize uyarlayacak olursak, siyasette olduğu gibi, kültür dünyamızda da benzer sorunlar yaşıyoruz.

Kökü Tanzimat'a uzanan 'hormonlu' bir sorun bu...

Son iki haftadır konuşulan Tamer Karadağlı-Nihal Yalçın tartışmasının neden sadece bugünün meselesi olmadığını düşünmemiz gerek.

Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde sahnede konuşma yapan Nihal Yalçın, Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek'e hitaben (Artık günaydın demek yerine birbirimize Muhtttin Böcek deyip selamlaşıyoruz gibisinden) vıcık vıcık yalakalık içeren övgüler dizdikten sonra, konuşmasını siyasi bir söyleme dönüştürdü.

Oyuncu Tamer Karadağlı da, konuşmasını kısa tutması gerektiğini hatırlatırcasına, Nihal Yalçın'ın ödülünü eline tutuşturdu.

Bundan sonrası, cinsiyetçilikten tutun da siyasi polemiğe kadar uzanan bir tartışma...

Bu, basit bir tartışma olmanın ötesinde, bazı sanatçılarda 'kökü mazide olan' hastalıklı bir muhalefet anlayışının tezahürüdür.

Bu öyle bir hastalık ki, orman yangınlarında bile insanları manipüle etmekten çekinmez.

Bu öyle bir hastalık ki, Adana Altın Koza Film Festivali'nde Meltem Cumbul örneğindeki gibi (sırf aynı dünya görüşünü paylaşmıyor diye) yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun elini sıkmaz.

Cumhurbaşkanı'nın iftarına katıldı diye eski Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Nejat Birecik'e (Fırat Tanış'ın yaptığı gibi) 'tasmalı köpek' diye hakaret etmekten çekinmez...

Bu anlayışın sahibine göre Muhittin Böcek'e övgüler düzersen 'tasmalı' olmuyorsun ama Külliye'de iftara katılırsan 'tasmalı' oluyorsun!

İşin tuhaf tarafı kültür sanat ortamında eskiden devlet eliyle yapılan baskılar bugün bizzat sanat dünyasının kendi kendine yaptığı bir baskı ve müdahaleye dönüşmüştür.

Ne demek istiyorum?

Mesela sinemada eskiden bir sansür kurulu vardı, bu kuruldan vize alamayan filmler gösterime giremezdi, ancak bugün böyle bir kurul yok.

Onun yerine sanatçılar kendi kendilerine otosansür uygulamaya başladılar; sözüm ona sol mahallede hoşa gitmeyecek bir projede yer almaktan çekinir hale geldiler.

Eskiden yasaklı filmler, kitaplar olurdu, şimdi yok. Mesela, 'Apo'nun heykelini dikeceğiz' diyen Selahattin Demirtaş'ın kitapları vitrinlerde...

Apo'nun heykelini dikmeyi düşleyen Demirtaş'a özgürlük isteyenler vitrinlerde...

Ne Demirtaş'ın kitapları toplatılıyor, ne filmler yasaklanıyor, ve fakat kültür dünyamızda tersinden bir baskı atmosferi yaşanıyor.

Meydanı ve sosyal medyayı boş bulanlar sürekli seçilmiş hükümete ve çevresinde yer alan sanatçılara hakaretler yağdırıyor.

Eskiden devletin sürdürdüğü baskı ortamından devletin geri çekildiği noktada, kültürel hayatın içindeki sivil diktatörlükler bu baskıyı sürdürüyor.

Psikiyatri biliminde, sorunun kaynağını bulmak için meşhur bir yöntem vardır; çocukluk travmalarına inmek diye tabir edilir.

Bugün yaşadığımız sorunlar, nevzuhur bir mesele olmadığına göre, geçmişte yaşanan toplumsal travmalara bakmakta yarar var.

Kültürel iktidarı genel manada 'bir ülkenin, bir halkın benimsediği genel kültürel değerler' olarak ele almak mümkündür.

Oysa, ideolojik bir plan/program olarak ahlakta ve kültürde 'Batılılaşma'sı planlanan Türkiye'de kültür ve sanat, 'merkezci' bir anlayışla büyük ölçüde 'Batıcı elitlere' teslim edilmiştir.

Geçmişte uygulanan Arapça ezan yasağından tutun da klasik Türk müziğinin radyolardan ve akademiden kovulmasına kadar bir sürü yasak bu yaklaşımdan beslenmiştir.

Geçmişte Türkiye'de devlet eliyle yapılan kültürel, baskı ve müdahaleler bugün yine 'kendine düşmanlaştırılmış aydınlar ve sanatçılar' eliyle sürdürülmektedir.

Eski Devlet Opera ve Balesi müdürlerinden Selman Ada'nın birkaç yıl evvel dile getirdiği hezeyanlar kendi halkını beğenmeyen sözüm ona 'aydın' tipine bir örnektir ki sanat dünyasında sayıları azımsanmayacak kadar çoktur.

Ne diyordu Ada; 'Yönetim cahil çoğunluğun eline geçti. Bunlar plaja gitmez, mayo giymez. Tiyatro kültürü olmayan, Batı'yı kavrayamamış kasabalılar.'

Ada'nın bu sözleri, halkın büyük çoğunluğuyla iktidara gelmiş bir parti üzerinden, yine halkın bizzat kendisine yapılmış hakaretler olarak kayıtlara geçti.

Dolayısıyla mesela bugünün Tamer Karadağlı-Nihal Yalçın tartışması meselesi değildir.

Özde değil, sözde batılılaşma hareketleriyle yontulan toplumsal travmalara bakmak gerek.

<p> </p>

Parasosyal etkileşimi çocuklarımıza neden anlatmalıyız?

UNESCO'nun geçici listesindeki Yesemek'te 15 heykel gün yüzüne çıkarıldı

Cumhurbaşkanı Erdoğan Siirt'te toplu açılış törenine katıldı

Ürdün'ün Salt kentindeki müze dünyanın en küçük Kuran-ı Kerim'ine ev sahipliği yapıyor