• $7,524
  • €8,9731
  • 412.358
  • 1541.98
27 Mart 2011 Pazar

Moda ayarı

Başak Sayan
Başak Sayan
YAZARIN SAYFASI

Moda, insanın kendisine yakıştırdığını giymesidir.
Önemli olan moda da değildir zaten, stildir.
Türkiye'de stil sahibi insan bulmak kolay değil. Stilden ve modadan anlayan moda eleştirmeni ise hiç yok.
Mesela Melis Alphan...
Önüne konan hemen her fotoğrafta kusur arayan bir kişi kendisi. Daha da fenası kusur bulamasa da kusur uyduruyor...
Geçtiğimiz günlerde benim bir gecede giydiğim kıyafeti eleştirmiş.
Şöyle buyurmuş moda eleştirmenimiz;
'Son yıllarda modada çakışan desenler iyi yer buluyor. Ama tam olarak hangileri çakışıyor bakmak gerek. Puantiye mesela, leoparla yakışır mı? Bence hayır! Sizce?'
Şimdi kendisi 'ben bunu beğenmedim' diyebilir. Veya 'benim tarzım değil' de diyebilir.
Ama puantiye ile leopar birbirine uymaz derse o vakit komik olur.
Çünkü işi insanların kıyafetlerini eleştirmek olan birisinin o senenin modasından haberi olması gerekir. Mesela benim üzerimdeki elbisenin Dolce&Gabbana'nın 2011 kış sezonunun reklam afişlerinde kullanıldığını, dahası tüm kreasyonun puantiye ile leopar desenlerin karışımından yapıldığını bilir.
Her neyse...
Kendisine önerim şu;
Puantiye ile leoparı bir araya getirme fikri Domenico Dolce ile Stefano Gabbana'ya ait olduğuna göre hemen firmaya bir şikayet maili atsın ve insanları moda konusunda yanlış yönlendirdikleri için ikiliye kırık not verdiğini bildirip ayar versin. Zira ayar vermeye pek hevesli kendileri...
Bu arada herkesi eleştiren ve hiçbir şeyi beğenmeyen Melis Hanım'a bir tavsiye;
Bir TV programına çıkarken giyilen kıyafete dikkat etmek gerekir. Beyaz bir elbisenin altına siyah opak çorap giyilir giyilmesine ama o çorabın kalın dokulu olması ve teni göstermemesi gerekir. Zira diğer türlüsü iyi durmaz... Sizce iyi durmuş muydu? Bence hayır...

NOT: Bir TV programına nasıl çıkılır konusunda ders almak için Berrak Tüzünataç'a bakabilirdi...

NÜKLEER ENERJİYE NEDEN KARŞIYIM?
Tamam ben de istiyorum elektriğimizi dışarıdan almak yerine biz üretelim.
Tamam, ben de istiyorum ekonomik anlamda büyümeyi...
Tamam, ben de istiyorum en önemli güç kaynaklarından birine sahip olmayı...
Ama;
Bunun için kurulacak nükleer enerji santralinin yerinin fay hattının dibinde olmaması gerekmez mi?
Deprem kuşağında yer alan bir ülkede yaşarken korkunç sonuçlar doğurabilecek kapasitedeki bir santrali yapacak yer mi kalmadı Akkuyu'dan başka? Hem de fay hattına 25 km yakınlıkta...
Tüm dünya Japonya'daki deprem ve sonrasındaki tsunami yüzünden patlayan ve radyasyon sızıntısı yüzünden binlerce insanın hayatını tehdit eden nükleer enerji işini askıya alırken bizimkilerin 'nükleer işimizin takviminde değişiklik yoktur' deyip tam gaz gitmesi AIDS'li hayat kadınlarıyla korunmasız yatan ve 'bana bir şey olmaz' diyen adamdan farklı mıdır?
Bunun yerine biraz daha beklesek de neler olabileceğini görsek mesela?
Daha da önemlisi milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede gelecek nesilleri etkileyecek böylesi bir karar alınmadan önce halkın ne diyeceği dinlenip öyle karar verilse mesela?
Bir de bu kararlar verilirken neden ihale açılmadığını, neden Rus'lara ihalesiz bu işi verdiğimizi başbakan bir açıklasa mesela?

METAFOR...
İsteyen istediği şeyi yazabilir...
İsterse en ateşlisinden siyasi görüşlerini bildirir, isterse bu uğurda başka köşelerdeki kalemlerle kavgaya tutuşabilir.
Veya bırakın özel hayatını, cinsel hayatını bile deşifre edebilir...
Hayat onun hayatı, kim karışabilir ne yazıp çizeceğine...
Amma velakin;
Kırk yıldır kalem tutan bir el, görülmemiş büyüklükte bir felaketler zinciri ile boğuşan, ölülerinin sayısının bile bilinemediği, binlerce insanın evsiz kaldığı, dahası yaşam savaşı verdiği bir coğrafyadan bahsederken aşk hayatının mahrem yanlarını anlatarak konuya giriş yapmayacağını, dahası bunun bir metafor olmayacağını bilir...
Japonya'daki felaketlerle ilgili çiziktirecekken Japon dilberle geçirilen aşk gecesiyle başlanıyorsa yazıya cümle alem alay eder elbette.
Yoksa Reha Muhtar istediğini yazabilir sonuçta. İster Japon dilberden bahsetsin, ister Afrikalı güzelin hünerlerinden, isterse de Fransız sevgilinin yataktaki becerisinden...
Mesele bu değil...
Mesele insanların acılarıyla ilgili hassas konuları yazarken empati kurabilmekte ve doğru 'metafor'u seçebilmekte...

ANKARA İLE İSTANBUL ARASINDAKİ FARKLAR
1 Ankara'da gidilen bir restoranda bir anda etrafınızı siyah takım elbiseli, kulaklıklı, haşin bakışlı adamlar sarabilir. Zira bürokrasi kenti Ankara'da siyasiler bir yere gitti mi manzara bu oluyor.
2 En şık restoranda bile saat 22:00'den sonra masaları boş görürsünüz. Zira Ankara halkı gece erken uyur. 22:00'den sonra kalan masalarda oturanlar genelde İstanbullulardır.
3 Gece 23:00'te Arjantin'den İran'a romantik bir yürüyüş yapabilirsiniz. Kimseler olmaz sokakta... İstanbul'da o saatte iğne atsan düşmeyeceğinden romantik yürüyüş her halükarda yalan olur sonuçta.
4 Ankara gri renktir, İstanbul rengarenk...
5 Ankara erkektir, İstanbul ise dişi...
6 Ankara'nın Kuğulu Parkı'nda kuğular huzur doldurur insanın içini, İstanbul'da ise Boğaz vapurunda giderken martılar...
7 Ankara'da yaşanan aşklarda alışkanlık, anlayış ve rutin hakimken, İstanbul'da yaşanan aşklarda tutku ve iniş-çıkış...
8 Ankara'da deniz yoktur ama en iyi balık Ankara'da yenir ne hikmetse...

HAFTANIN SÖZÜ
Düşen bir çığda, hiçbir kar tanesi, kendini olan bitenden sorumlu tutmaz... Oscar Wilde

<p>Türk dizileri yurt dışında tarih yazıyor. İster Güney Amerika'ya gidin ister Balkanlar'a, Orta As

Türk dizileri tarih yazıyor, şer odakları boş durmuyor!

Sosyal medyadan servis ettiler... Haftanın yalanları

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Iğdır'da esnaf ziyareti yaptı

Mavi Vatan 2021 Tatbikatı'nın Seçkin Gözlemci Günü başladı