• $7,3589
  • €8,9548
  • 436.196
  • 1536.11
08 Nisan 2012 Pazar

Saraybosna somutlaması

Yüzyılın en büyük trajedilerinden birine sahne olan Saraybosna'da yaşatılan zulmü ve yitirilen canları 20 yıl sonra 'soyut ve hüzünlü anılar' olmaktan çıkararak 'somut ve utanılacak tek bir anı'ya dönüştürebilme fikri, ancak ve ancak o acıları kendi bedeninde hissedebilen, olağanüstü muhayyile gücüne sahip bir 'tasarım ustası'nın kalbinden ve beyninden çıkmış olmalı.
44 ay boyunca Sırplar'ın kuşattığı Saraybosna'da yitirilen can sayısı: 11 bin 541... Bildiğiniz gibi Cuma günü Saraybosna'nın en merkezi caddesi Titova'ya 11 bin 541 kırmızı sandalye dizildi. Gökyüzünden yere ya da bir binanın tepesine çıkılarak bakıldığında kırmızı sandalyeler, cadde boyunca akan kanı nasıl da 'somutlayarak' gözler önüne seriyordu.  Televizyonlar bu kanı 20 yıl sonra dünyaya yeniden hatırlattı. Anma programı cuma namazının ardından başlamış ve 750 kişilik koro, hüzünlü melodiler eşliğinde acıları taşıyabilecek en güzel, en dirayetli şarkıları söylemiş.
Kimsenin canı bir diğerinden daha aziz olmasa da ben yine de en ön sıradaki kırmızı iskemlelerden birinde, hayatını o savaş sırasında kaybetmemiş olsa da Aliya İzzetbegoviç'i gördüm. 20 yıl önceki o Saraybosna kuşatması, aynı zamanda 1995'in Temmuz ayındaki katliamının ilk işaretiydi. Bana sorarsanız da ilk işaretlerden biri Sovyet blokunun çökmesinden sonra Der Spiegel'e de kapak olmuş şiardır: 'Der neue Feind: Islam!' (Yeni düşman: İslam)... Milyonlarca okuru ile Avrupa'nın et etkili dergisi Spiegel'in (Ayna) o sayısında kapakta anonsun hemen altında yer alan fotoğrafta sadece gözleri görünen kara çarşaflı bir kadın vardı...
 Unutulmaması için çaba harcanması gereken Srebrenitsa toplu kıyımı, 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük 'sivil katliam' olarak Avrupa'nın yüz karası tarihine geçmişti.
Cuma günü Saraybosna'nın Titova Caddesi'ni dizi dizi sıralanarak kaplayan kırmızı sandalyeler, yüzyılımızın en büyük soyutlaması değil tam tersine 'somutlaması' olarak tarihe geçebilir.
Hazreti Mevlana'yı hemen akla getiren, 'Dönende duranı, duranda döneni görebilme'yi kolaylaştıracak bir somutlama... 'Büyük fikir', somutlanmaya en yatkın olanıdır, unutulmamalı...

Yeter ki ruh 'talip' olsun
Haute couture ustası Yıldırım Mayruk, bunca yılın deneyim ve gözlemlerinin içinden çıkardığı bir tespitini dile getirirken, özellikle yeni yetişen genç kızlarımızın argo kullanmasından, bağırarak konuşmasından yakınmış ve 'Türk kadını güzel ama zarif değil' demiş. Aynen bizim iletişim özürlü feodal iş insanlarımız gibi: Saygılıdırlar ama kibar değil...
Aynı akıl yürütmeyle 'Türk erkeği yakışıklı ama bilge değil' diye bir başka tespit de yapılabilir elbette. Tüm kesin, keskin ifadelere, karar ve hüküm cümlelerine tereddütle baktığımı dostlar bilir; o nedenle yukarıdaki ifadelerin ne kadarının doğru olduğunu tartışacak değilim. Ancak belki hemen tersten bakarak şu soruyu sormadan da geçemeyeceğim:
'Kadınlarımız hem güzel hem zarif ya da erkeklerimiz hem yakışıklı hem bilge olsaydı biz hangi millete benzerdik ki?'
O millet gezegenimizde yok ki arkadaşlar.
Malumunuz üzre, kadınlarımız nazik olsalar bile 'nazenin' olamıyor. Erkeklerimiz de Üç Silahşörler'den, Pardayanlar'dan ya da Bozkurtlar'dan (Nihal Atsız), tek sayfa okumadıklarından 'şövalyelik' ruhundan bihaberler.
Allah'tan gençleri, tabii meraklı ve çalışkan olanlarını, kuşatabilecek edep ve adap duygusuyla yüklü kültür ve değerlerimiz var. 'İncelik'lere kapısını ardına kadar açmış edebiyat ve sanatımız var. Şair Gülten Akın'ın 'Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya' diyen mısraını pamuklar içinde gizleyen şiirimiz var...
Yeter ki o ruh, Doğan Cüceloğlu hocanın deyişiyle 'güç kaygısıyla' değil, 'hakikat kaygısı' ile dolu olsun... Ya da sevgili Dücane Cündioğlu kardeşimin ifadesiyle 'talip' olsun... Usta'nın Yeni Şafak gazetesindeki geçmiş yazılarında sadece 'Ey talip!' diye başlayan son paragraflarını okusak, 'nazenin'liğe, ya da 'bilgeliğe' hepimiz birer adım daha yaklaşmaz mıyız?

Üç farklı lider bir ortak yan
Şu sıra üç ünlü lider seçim hat-ı mahallinde: Obama, Sarkozy ve Chavez... Siyasi iletişime merak saranlar (kim sarmıyor ki), üçünün stratejilerini, hal ve tavırlarını izlemeliler.
Örneğin CHP'li iletişim ustaları (!) 2014'e hazırlık adına mutlaka benzer bir laboratuvar çalışması başlatmışlardır. Amma ders çıkar, bu üç liderin seçim hikayesinden...
Mesela iletişimin yerellik boyutu...
Biri rasyonalizmin uç duraklarında, bin türlü kompleksi taşıdığı izlenimini veren kibirli adımlarıyla 'küçük çıkar'lar peşinde hava 'basıyor' algısı yaratırken, diğeri tipik bir Latin Amerikalı heyecanıyla kemoterapi tedavisinden çıkıp kiliseye koşuyor ve yakarıyor: 'Tanrım bana hayat ver! Bu halk için yapacak daha çok şeyim var'... Amerikan Başkanı'nın eşi ise Beyaz Ev'in Oval Oda'sını boşaltarak ünlü bir şovmenle çeşitli yarışmalar yapıp kendini kazandırtıyor (!)..
Mesela iletişimin teknolojik boyutu...
Obama sosyal medyaya ağırlık verirken, Chavez haftalık halkla buluşma toplantılarına, Grand Mission gibi projeleri ön plana alıyor... Sarkozy ise Avrupa'yı kullanıyor, en gerici anti mülteci söylemlerini ve bunlarla ilgili mesajlarını daha çok yarı klasik TV ortamını kullanarak yayıyor... Aralarındaki onca fenomen, biçim ve içerik farkına rağmen eşitlendikleri bir husus var: Özetle hangi tür 'liderlik duruşu' sergilerseniz sergileyin, rakibiniz güçsüzse sırtınız kolay kolay yere gelmiyor. Bir şey hatırlatıyor mu bu durum size?..

<h3>Başkan Erdoğan'da aşı açıklaması</h3><h3>'50 MİLYON DOZ AŞI GELECEK'</h3><p>Başkan Erdoğan, Kovi

26 Ocak 2021 Güncel Haberler

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Mutfakta işinizi yarayacak pratik bilgiler! Yumurtayı pişirirken içine buz atarsanız...

Herkes memleketinde yaşasaydı illerin nüfusu kaç olurdu?