• $7,33
  • €8,8094
  • 404.679
  • 1523.63
03 Nisan 2011 Pazar

Gönlü yaşamak üstüne bir söyleşi

Biz sizi bir gönül insanı olarak görüyoruz ve sizden bu konuda bir şeyler dinlemek istiyoruz. Bize biraz anlatır mısınız gönül insanı olmak nedir?
Bunu kelimelerle ifade etmek oldukça zor, çok net bir tasvirinin yapılması mümkün gözükmüyor; çünkü gönlü yaşamak bir iklim içinde, yüz yüze ilişkilerle gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla gönlü yaşamak, gönülle yaşamak şudur diye bir şeyler söylemenin ve bunu okuyan insanın da 'Ah demek ki böyle gönülle yaşanıyormuş!' deyip gönülle yaşamasının mümkün olduğunu düşünmüyorum; ama yine de birtakım imalarda bulunma imkanı var. Öncelikle çok teşekkür ederim benim gönül insanı olduğumu ifade ettiniz; pek öyle olmadığımı ama yolda olduğumu düşünüyorum. Gönlü zaman zaman, uzaktan da olsa, hisseden biriyim. Gönlü tabii birkaç şekilde hissetme imkanım oldu. İlk başta, içinden çıktığım kültür bana bunu vermiştir. Çok dini bir atmosfer içinde çocukluğum geçmiştir. Ben bu atmosferi reddetmedim; ancak bu atmosfer zaman içerisinde dışımda kaldı. Dinle problemi olan bir insan değilim; ama dindar da bir insan değilim. Ben insanların hangi inanç sitemi içinde olursa olsun, o inançlarının adına ve ne olduklarına çok itibar etmeyen biriyim, ben insanların inandıkları şeyleri nasıl yaşadıklarına itibar ederim. Komünist, Atatürkçü, solcu, dindar, dinin değişik tarikatlarında olabilirsiniz, ateist olabilirsiniz; ama bu etiketler benim için pek bir şey ifade etmiyor. Bu etiketler altında sürdürdüğünüz hayata ve sizin nasıl bir insan olduğunuza bakarım. Dolayısıyla hiçbir zaman beni etiketler ilgilendirmez.

***
Ancak; insanlar sürekli olarak birbirlerini etiketliyorlar...
Epey oldu Akşam Gazetesi'ndeki köşemde bir yazı yazmıştım. 'Ordu sivilleşiyor mu' sorusu üzerinde yoğunlaşıyordu o yazı. Ben asker kökenli bir aileden geldim, kendim de asker eğitimi almışımdır küçük yaşlardan. Orada aslında her zaman savunduğum düşüncelerimden farklı bir görüşü savunmadım.  Kendine sivil diyen insanların sivilliği anlayamadığını düşünüyorum. Hepimiz gizli askerlere döndük. Bunu yazdığım için bir yığın hakarete maruz kaldım. 'Postal yalayıcı, profesör olmuşsun ama önce git okuma yazmayı öğren' gibi. Düşünün; bir komünist arkadaşın masasında rakı içerken bir dindar arkadaş beni görüp 'Ya biz de seni dindar zannediyorduk demek ki bak meyhaneden çıkmıyormuşsun' diyebiliyor. Beni yakından tanıyanların bildiği gibi, ben çok değişik kesimlerle ilişkisi olan biriyim. Zaman zaman bu kesimler beni aforoz ederler. Vay 'namussuz',  'Mit ajanı mı acaba, her yerde görünüyor' derler hatta. Doğrusu hiçbirine de çok fazla itibar etmemişimdir. Beni gelin içinize alın gibi bir eğilimim de olmamıştır. Uğruna canımı vermeye hazır olduğum değerler ve kavramları yaşamaya çalışan biri olarak, Mannheim'ın deyimiyle 'yüzergezer' (freischwebende Intelligenz, free floating intelligentsia) bir entelektüel sınıfından olmayı seçmişimdir. Yalnız kalmışımdır da tabii.

***
Bu kadar çok ortamda var olabilen bir insan nasıl yalnız olabilir?
Ben yalnız bir adamım. Gönlümle olan ilişkim, yalnızlığımın katkısı ile olmuştur. Dolayısıyla insanların yalnızlığı tatmalarının çok önemli olduğunu düşünürüm. Tabii bana bunu Nietzsche öğretmiştir. Yalnız kalamayan insanın, belki yalnızlık değil de bir başınalık da diyebiliriz; bir başına kalamayan insanın iç alemine yolculuğu mümkün değildir. İç alemine yolculuk yapamayan insanın ne bir komünist ne bir deist ne bir Kemalist ne bir laik olabileceğini, hele hele bir dindar olabileceğini düşünemiyorum. Sözün kısası, insan gibi insan olabileceğini düşünmüyorum. İç alemi eksik bir insan, insan olarak eksiktir. Şunu demek istiyorum: İçine seyri olmayan bir insanın içini seyri mümkün değildir. İçini seyredemeyen bir insanın da kainatı seyretmesi mümkün değildir.  Siz çok iyi bir astrofizikçi olabilirsiniz, kainatı seyrettiğinizi zannedersiniz; ama kainat yalnızca sizin seyrettiğiniz yıldızlardan, gezegenlerden, gökcisimlerinden ibaret değildir.

***
Koşuşturma içindeki insanın iç alemini fark etmemesi doğaldır; ama asıl fark edemeyenler günlük hayatın çıkarları peşinde koştuğu halde içini fark ettiğini sananlardır. Tasavvuf erbabı, mütedeyyin bir insan, bir tarikat mensubu olduğunu, kırk gün kırk gece çile çektiğini söyleyen bir insana bakıyorsunuz ki...

<p><span>Sivas'ta yaşayan ev hanımı Nilgün Bozalioğlu, yaptığı bez bebeklerle hem gelir elde ediyor

Torununa yaptığı bez bebek 50 yaşından sonra iş sahibi yaptı

İstanbul'da yüzde 50 kapasiteyle kafe ve restoranlar ilk müşterilerini aldı

Yeni normalleşme süreciyle okullarda yüz yüze eğitim başlandı! İşte ilk kareler

Madde madde kademeli normalleşme dönemi! İşte merak edilen soruların cevabı