Aradan bin yıl geçmeden 28 Şubat’ta yapılanın bin katı yapılıyor

Geçen hafta yaptığı bir açıklamayla Zafer Mutlu, Ertuğrul Özkök ve Aydın Doğan’ı heyecanlandıran Can Ataklı ile 28 Şubat sürecinde yaşananları, gazeteciliği ve iktidarın medyaya etkisini konuştuk…

Elif Aktuğ
Fotoğraf: Mustafa Seven

Sebepsiz yere değil, iyi bir gazeteci ve yönetici olduğu için, mesleğe yeni başlayanlara yol gösterdiği için, en çok da korkusuz olduğu için seviyorum.
Meslekte 36. yılını dolduran Can Ataklı ile iktidarı, muhalefeti ve gazeteci olma halini konuştuk. Bir de CNN Türk’teki ‘Tarafsız Bölge’ programında yaşananları… Ataklı’nın, 28 Şubat sürecinde dönemin Turizm Bakanı Bahattin Yücel’in Zafer Mutlu ve Ertuğrul Özkök’ün şantajıyla istifa etmek zorunda kaldığını iddia etmesiyle ortalık karıştı önceki hafta. Zafer Mutlu olayı hatırlamadığını söyledi, Özkök sinirlendi; Aydın Doğan telefona sarıldı… 30 yıllık yazılarından oluşan ve Türk siyaset tarihine ışık tutacağına inandığım kitabı üzerine çalışmaya başlayan Can Ataklı ile sohbetimizden bile bir kitap çıkabilir; müthiş bir gazeteci. Eleştirdiğim bir tek şey var ona dair; umarım sigarayı bırakır ve kilo verir. 90’larda Medya Plaza’da arkasından hayranlıkla bakan yeni yetme gazetecilerden biriydim itiraf etmeliyim…
 
-Sizden etkilenip mesleğe başlayan veya sizin sayenizde gazeteci olanlar var; sizin elinizden kim tutmuştu?
Yol gösterdiğim veya fırsat verdiğim çocuklar oldu, aralarında çok önemli yerlere gelenler var. İmkân sağladım o kadar, yaparsa yaptı birçoğu, beceremeyen de gitti. Şelale Kadak, Nilay Örnek, İsmail Yuvadan, Serpil Soylu geldiler ve gazeteci olmak istediler. Sabah’ta yöneticiyken kapıları aşıp da karşıma gelen herkese imkân tanıdım.

-Size biri imkan tanımış mıydı?
Rahmetli Abdi İpekçi dolaylı yoldan bana yol gösterdi. Okuyorum o zamanlar, bir panele katıldım ve heyecanla dinledim İpekçi’yi. Parmak kaldırdım ve “Moralim bozuldu anlattıklarınız yüzünden, biz nasıl gazeteci olacağız?” diye sordum. Abdi Bey söz aldı ve “Sen geldin de sana hayır mı dedik?” diye sordu. Haklıydı önce adım atmak lazım. O sırada Vatan Gazetesi çıkacaktı, 12 Mart dönemi…

-Ah bu tarihler sizi hep bulmuş…
(Gülüyoruz) Doğru vallahi. Büyük amcam 27 Mayıs generallerinden, babam da ona söylüyor, “Bizim oğlan gazeteci olacak, kafasına koydu” diye. Ben de başladım gazeteye. Üç ay para almadan çalıştım. Annem de babam da kimya öğretmeni bu arada. Annem paşa kızı. Çocukluk yıllarım şehir şehir dolaşmakla geçti. Devlet nereye yollarsa oraya gitmişler. “Paşa kızıyım nereye yolluyorsunuz” demedi o nesil. Bugün o ruh yok, bitti. Değerler değişti, akılsız bir sosyal ortam oluştu.

İKTİDARA GEÇEN KENDİNİ PADİŞAH SANIYOR
-Diyarbakır doğumlu olmanız bu yüzden!
Kardeşim de Erzincan doğumlu. Babam elinde Atatürk resmiyle Demokrat Parti’ye karşı yürüdüğü için dolaştık şehir şehir. İşte bu ruhtan bahsediyorum. Bugün yaşananların, ruhsuzluğun bedelini herkes ödeyecek. Bir gün “Aa” diyecekler ama iş işten geçmiş olacak. İktidarı ele geçiren herkes kendini ülkenin padişahı sanıyor, sadece bugünün sorunu değil bu.

-İşinizi çok sevdiniz mi?
Bu meslek fedakarlıktır. Öğrencilere anlatıyorum, “Mesleğimiz kuralsızdır, başkadır, normal bir yaşam beklememek lazım” diye. İyi ki ne bu mesleği seçtim diyorum... Arada arızalara uğradım tabii.

-Hiç, “Keşke bulaşmasaydım, lanet olsun” dediğiniz oldu mu?
Bugün diyorum. İnsan ilişkileri ve toplumdaki aymazlık, Twitter denilen yeni icatla 140 karakter kullanarak fikir beyan etmek ve bunlarla toplumsal hareketlerin yapılması, Türkiye’nin dibe doğru çökmesi bana lanet ettiriyor.

REFAH YÜKSELİYOR, BİZ ÇÖKÜYORUZ
-Dibe çöküyoruz ama binalar yükseliyor.
Zaten, kalite bazında çöküşten bahsediyorum. İyi arabalar ve telefonlar alabiliyoruz. Teknoloji sayesinde çok daha hızlı hareket ediyoruz, lüks yaşıyor görünüyoruz, ancak kalite aynı hızla düşüyor. Geri kalmış ülkelerin kaderi bu. Bazılarının altın kaplı arabaları, gökdelenleri var ama görgü açısından neredeler? Türkiye de böyle oldu…

-Ne kadar zamandır böyle geri gitmeye başladık?
Hiçbir zaman zaten ülke olarak ‘yüksek kalite’de olmadık. Ama düşüş son 10-15 yıldır hızlandı. Onun için mesela bir yas yerine gidiliyor ve vatandaşın biri bakana sevgisini göstermek için davul zurna eşliğinde göbek atıyor, takla atabiliyor. Densizlik diyorlar, değil! Apronda deve kesmek gibi bir şey bu. Bütün incelikler ve zarafet de yok oluyor.

-Kalite gerçekten dibe vurunca ne olacak?
Televizyondaki bazı programlara bakalım,  nasıl da zarar veriyor insanlara. Maddi olanakları kısıtlı, daha düşük yaşam seviyesinde olanlar daha fazla etkileniyorlar; uyuşuyorlar, milli ve manevi değerlerini kaybediyorlar. Bir tür beyin yıkama… “İstersen seyretme” demekle olmuyor. Bugün Türk olmak çok ayıp gibi bir algı oluşturuldu ya; çok sinirleniyorum. Dini duygular da yükseliyor gibi görünüyor ama aslında yükselmiyor. Dini inanç sembollerimiz de aynı erozyondan nasibini alıyor. Bayramlar, bayram namazları, dini günler ya vıcık vıcık kutlanıyor ya da herkes kendi meşrebine göre bir şey uyduruyor, “Perşembeyi cumaya bağlayan gece bilmem kaç tane dua okumak lazım” diye numaratörler satmaya başlıyor. Bir bakıyorsun kurban bayramının hiç önemi kalmamış.

-Ama çok kurban kesen var…
Kurban öyle kesilmez, vakıflara telefon etmekle olmaz. Bağışlamakla olmaz. Bir ritüeli var, “Kurbanı olduğu gibi verdik” diyorlar. Veremezsiniz, 3’te 1’i evde yenecek. Konu komşuya dağılacak. İlla fakir fukaraya değil, o sene durumu el vermemiştir, kesememiştir komşun. Kalan üçte biri de fakire verilir. Sadece ortam daha dinsel görünüyor ama bir şey söyleyeyim mi? Ben bunların hiç birine cennette rastlamayacağım. “Nerede bunlar” diyeceğim, “Hepsi cehennemde” diyecekler.

-Siz cennettesiniz…
(Gülüyor) Evet tabii, ben kötü bir adam değilim ki. Onun için liste tutacağım, onlar da gelemeyecekler cennete. Bugünün bakışıyla cennete gideceklerini sanıyorlar. Eminim cennete gideceğimden; içim, vicdanım rahat. Onlar cennete gitmek için çaba harcıyorlar ve çok hata yapıyorlar. Yaradan görüyor zaten, bana niye gösteriyorsun ne yaptığını? Şu anda içinde bulunduğumuz ve beni delirten durum bu. Bana gösteriyorsun kardeşim. Göstermen gereken yer yukarıda ve bunu baskı olarak kullanıyorsun. O yüzden kapıda bekleyeceğim ve onlar gelmeyecekler.

-Bir yandan da hayat kolaylaştı…
Değerler bitti, ideal kalmadı ama. Kolaylaştı hayat ancak travmatik bir durum da yaşıyoruz. Gençler ‘yok’un anlamını bilmiyorlar. Naif ilişkilerimiz de koptu. Edebiyat ve şiir sohbetleri kalmadı. Entelektüel toplantılar olurdu eskiden. Kıraathaneler vardı, nerede şimdi? Cumhuriyet bunu getirdi ve bunu mahvettiler. Yıllar içinde medeniyet gelişti ama insanlar ‘hırtlaştı’. Adam istediğini yazıyor internette ve bunu özgürlük sanıyor.

-Özgürlük değil mi istediğini söylemek veya yazmak?
Değil, özgürlük herkesin içinde adınla, cisminle ortaya çıkabilmektir. Dangalağın biri lakap bulmuş, yazmış saçma sapan. Ne özgürlüğü? Karanlık bir odada oturup sağa sola melanet saçıyorsun.

POPOSUNA KAŞ GÖZ ÇİZEN YÖNETİM KURULU ÜYESİ OLAMAZ
-Twitter kullanıyor musunuz?
Bakıyorum ara sıra, benim hesabım yok. Uğraşamam, aynı havaya giremem. Facebook bilgi toplamak için uydurulmuş ve herkesin gönüllü olarak özelini paylaştığı bir sistem, şehir efsanesine bakarsan herkesi takip ediyorlar. Belki de efsane değildir. Ayrıca gençler kariyerlerinin başındalar, garip hareketler yapıp fotoğraf çekiyorlar, şimdilik çok gülüyorlar. Poposuna kaş-göz çizmiş resim çektirmiş, bu çocuk yarın bir gün yönetim kuruluna girebilir mi? Karşısına çıkmaz mı? Bu yapılanları sosyalleşmek sanıyorlar, binlerce takipçim var diyorlar, kaçını tanıyorsun?

-İnsanlara kendinizi anlatamamak gibi bir durum da yaşıyorsunuz, tablo iç açıcı değil…
Okuduğunu ve dinlediğini anlamıyorlar. “Darbeler iyidir” diyorum mesela. Ama başında “Faşist bir kafaya göre” demişim. Cümlenin başını anlamıyor ve sonuna kafayı takıyor. Üsteliyor hâlâ…

-Gençlere ne söylüyorsunuz, öneride bulunuyor musunuz yaptığınız toplantılarda?
Çok canım sıkılıyor, siyasi amaçlarla üniversite eğitiminin canına okunmuş durumda. 80 küsur üniversite var, iletişim fakültesi mezunu sayısı bir yılda 15 bin! Ne olacak onlara? İçlerinde elbette çok parlak çocuklar var, yazık günah ama iktidar 4 yıl boyunca 500 bin kişiyi “Senin çocuğunu okula soktum” diye kandırıyor.

800 DOLARA MASTER’LI İŞÇİ!
-Başbakan “Herkese iş bulacağız demedik ki” dedi ardından.
Elbette her mezuna iş bulmayacaksın ama açtığın her bölümün karşılığı olacak. Tabii ki, on uçak mühendisine ihtiyaç varsa otuz tane mezun edersin ama iki bin mezun olursa ne olacak? Yetişmiş iş gücü bu hale gelince, patronlar “800 dolara yanımda ABD’de master yapmış gençler çalışıyor” diyor sıkılmadan.

 -Bahsettiğiniz durum korkarım mesleğimizin de sonunu getirecek…
Gelecekte gustosu, tecrübesi ve hayat görüşleri olan yazarlara “Kendi paranı kendin kazan” diyecekler. Yazarın yıllık aboneliği olacak ve 2 lira isteyecek. İnternet sitesinde beni okumak için üye olmak gerekecek. 100 bin kişi okursa başka, 5 bin kişi okursa başka maaşım olacak. Gidişat böyle. Basılı gazetecilik bitmez, bizim neslin tamamen ölmesi lazım.

-Mesleğimiz değersizleşti mi peki?
Öyle dersem haksızlık etmiş olurum ama iyiye gitmiyor. Gazeteci yetişmiyor, soru sormak, sorgulamak ve eleştirmek yok artık. Zaten izin de verilmiyor. İktidar dışı haberlerde de sorulmamaya başlandı. Muhabirlik yapan kalmadı. Şirketlerin açıklama yapması bekleniyor, basın bülteni bekleniyor. Savaş Ay’ın yaptığı muhabirlik bitti neredeyse. Yazılı metin ve fotoğraf servis ediliyor zaten, haber yapmak için uğraşmaya ne gerek var.

-İktidarlar geldi geçti, hepsini gözlemlediniz. AKP dönemi en kötüsü mü medya açısından?
Askeri darbe dönemlerinde bile bu kadar kötüsünü yaşamadık. Oto sansür çok fena, sansürü tercih ederim. Diyelim ki fırtına var, 12 Eylül’de telefon ederler ve “Halkın morali bozulmasın, fırtınada uçan çatılar haber yapılmasın” derlerdi. Yapmazdık, sinirlenirdik, kızardık. Daha fenası şu, “Sen iktidarımızın tedbir almadığını mı söylüyorsun?” demeleri. Dünyanın her yerinde iktidar medyayı sevmez çünkü eleştirilir. Muhalefetteyken severler ancak şimdi muhalefet de sevmiyor. Çünkü iktidara laf edemeyen muhalefete geçiriyor. İktidar dayak yemiyor artık. Fakat bu iktidar fiilen çok kötü bir şey yaptı.

-Ne yaptı?
Medyayı fiilen satın aldı. Birilerine “Sen şunu alacaksın” dendi. Parası yetmeyene kredi verildi. Sorun da kalmadı. Bir gün kamu reklamlarını kesen, bir gün KDV’yi artıran iktidar gitti, doğrudan medyayı satın aldı. Merkezciler yumuşadı, magazine döndü iyice, hâlâ kızıyorlar, çünkü hiç haber olmayacak. Böyle bir ülkede yaşıyoruz artık. 28 Şubat konusunda bir sürü enayilik var, “Burada ne yargılıyorsun?” diye sormak istiyorum. Ne yazarlar sorabiliyor, ne muhabirler... Bir şey söylersen arkadaşın içeri alınabilir biliyorsun. Çapsız adamlar televizyonda isim veriyor “Bu da gidecek” diye. Alkış, kıyamet; sebep? Çünkü o arkadaşlardan biri zamanında aleyhinde bir şey yazmış! Birine “Sen onların terörist olduğuna inanıyor musun?” diye sordum. “Aleyhimde 4 tane yazı yazdı zamanında” dedi. Herkesin kişisel hesapları ortaya döküldü.

-Vicdansızlık değil mi yapılan?
Tabii, vicdanen “oh” mu diyeceğim içeri alınana? Şu anda medyada büyük bir kesim tamamen bu duygularla hareket ediyor. Ortak kızgınlıklar da var. Her dönem olur bu, polemiğe de girilir. Basına ne zaman sıra gelecek diye bekliyorlar. Medya aracılığıyla terör yaratılıyor. Şu anda 28 Şubat’ta yapılanın bin katı yapılıyor; aradan bin yıl geçmedi daha. O zaman kişiler bu kadar aşağılanmıyordu.

AYDIN DOĞAN’LA O PROGRAMDAN SONRA KONUŞMADIK
-Ahmet Hakan’ın programında yaşananlar için ne diyeceksiniz?
Kendi gazetemin internet sitesi dahil, kimse aleyhimde kötü bir şey söylemedi. Yaşadığım bir şeyi anlattım. Dosya var demedim, iddia edileni söyledim. Ertuğrul Özkök telaşlandı nedense? Patronla tartışmam diye orada da söyledim, zaten haddim değil. Milyonlarca dolar koymuş işe, herkese iş olanağı sağlamış. Çıkıp ‘yalan söylüyorsun’ mu diyeceğim? Kavgam patronla değil ki.

-Aydın Bey yayına bağlandı ve siz şaşırdınız…
Üzüldüm, kalakaldım. Olmuyor gibisinden bir iki hareket yaptım. Bir kere ülkenin en büyük medya patronusunuz, aramamalıydınız. Aydın Bey, bu yüzden yanlış yaptı telefonla bağlanarak. O yayına katılmamalıydı. Aynı zamanda da bir risk aldı.

-Sonradan konuştunuz mu?
Hayır, bir temasımız olmadı. Ülkenin çok iyi tanıdığı bir yazarım ama kendisiyle tanışmam bile. Bakın bazıları çok övünür, “200 davam var” diye. Benim hiç yok biliyor musunuz?

-Aydın Doğan açmış size dava…
Hayır, öyle bir şey yok. Dava açılan arkadaşlar hangi dava olduklarını söyleseler ya! Hakarettendir büyük ölçüde. Aydın Bey de açmadı. Şerafettin Elçi açtı sadece, bir kitaptan alıntı yapmıştım ve karşı çıktılar yazılana. Alıntı olduğunu söyledim ve özür diledim. Yalanlanacak bir şey söylemedim. Ahmet Hakan paniğe kapıldı, Ertuğrul Özkök “Bu adamları neden ekrana çıkarıyorsunuz?” dedi. Peki, Ertuğrul, ne yapacağız şimdi? Sıkışınca başka ruhlar ortaya çıkıyor. “Biz senin ne olduğunu biliyoruz zaten” tavrına ben de “Biliyorsan niye söylemedin bunca zamandır” derim. Bu bir ikiyüzlülük, medyada da böyle bir ortam oluştu. En kötüsü de ikiyüzlülük normalleşti.

-Sizin bir grubunuz yok mu medya içinde, gezip dolaştığınız?
Hiç yok, gazeteci arkadaşım bile yok. Aykırıyım ben. Konuşuyorum baksana, kızıyorlar. Fazla konuşunca annem-babam kızıyor. 80 yaşındalar “Sen bizim yüreğimize mi indireceksin?” diyorlar.

Zafer Mutlu’ya saygı göstermek zorundaydım
- Zafer Mutlu’ya cevap vermedim, gereği yoktu, hatırlamadığını ve benim karıştırdığımı söyledi. Yılların arkadaşlığına saygı göstermek zorundaydım.
- Benzer bir durumu sadece bir yıl çalıştığım Uzan Grubu’na el konmasından sonra da yaşamış ve mesleğe yeniden Zafer Mutlu sayesinde dönebilmiştim.
- Ertuğrul Özkök’ün CNN Türk’e dava açacak olmasını yadırgarım. Kimse önemli bir olayda ve canlı yayında kimin ne söyleyeceğini bilemez. Bu risk bütün kanallar için geçerlidir.
- Yayında söylediğim “Bu gece meslek hayatımın sonu olabilir” sözü bir korku ve endişenin sonucu değil, bir anda 12 yıl öncesini hatırlamamın refleksiyle söylenmiştir.

Ülkeyi bekçi köpeği gibi yönetemezsin
- Nefret ediyorum ‘eski Türkiye’ tanımından, ben bu ülkenin sahibiyim, bu ülkede doğdum.
- Artık kanıma dokunuyor, bayrak görünce heyecanlanıyorum. Eskiden bakkalda Atatürk resmi görüp kızardım, şimdi bakınır oldum görecek miyim diye. Arabistan’a döndük, İstanbul’a bakmayın siz.
- Ülkede aydın ihaneti var, çok kızıyorum. Kendilerine demokrat diyerek en büyük kötülüğü yapıyorlar. Hayal kuruyorum, aydınların istediği gibi olsun ve ben de bir tepeden seyredeyim diyorum. Öyle olsa, sen yoksun kardeşim, demokrasi mi var sanıyorsun? Vekilleri bir tek kişi seçiyor ne demokrasisi?
- Türbanı bir giyim olarak algılıyor gençler, ne var yani diyecek durumda değiliz? Sembol ve baskı aracı olarak kullanılamaz diyoruz. Bütün dünya Müslüman sanıyorlar.  - Ülkeyi apartman yöneticisi gibi yönetmek lazım, bekçi köpeği gibi değil. Dünyaya ve gelişmelere bakmak lazım, hayal kurmadan plan yapacaksın. Suriye’ye girince aynı anda 5 ayrı cephede savaşman lazım. Bunu yapabilir misin? Asla! Yapamayacakları için Başbakan lafı uzatıp, değiştirip duruyor, ne bitmez sabırmış bu!
- Muhalefet de bir proje artık. CHP ne yapacağını söylesin. Üzerine düşen görevi bileceksin. Teslim olmayacaksın gerçekleri göreceksin.
- ABD’nin askeri harcamaya ayırdığı bütçe 711 milyar dolar, TSK’nın 18 milyar dolar, neden bahsediyoruz biz?
 


MANŞETLER