Aksam.com.tr - 27.05.2012, 10:52
17 Şubat 2012 Cuma - 
Akşam | KİTAP
Şiire 'Manzume' demek

Şiire 'Manzume' demek

Romancı olarak biliyoruz Vüs'at O. Bener'i. Yapı Kredi Yayınları'ndan Ekim 2011'de tekrar baskısı yapılan 'Manzumeler'de kısa şiirleri var. Yazarın hayatının geneline sinmiş 'mahcubiyetinin' bir yansıması gibi adını şiirler değil 'Manzumeler' koyması...

Mehmet Said Aydın
Hasan Ali Toptaş denince akla gelen ilk şey, onun edebiyattaki başarısı ve gücüyse, sanırım ikinci olarak çağrılan 'mahcubiyet'idir. Etimolojik oyun değil derdim ama söylemeden de geçmemek lazım, Türkçe'deki en güzel kelimelerden biridir 'hicap'. Hicap edilir mesela, hicap duyulur, mahcup olunur. Sırf utanmak değildir bunun adı, tevazu da değildir. Başka bir şeye, hatta aşkın bir şeye tekabül eder. Sözgelimi, kibirden azadedir, tevazunun içindeki kibri çoğumuz bilir ve vurgularız. Toptaş'ınki tevazu değildir, düpedüz mahcubiyettir. Bir dost sohbetinde Şükrü Erbaş'ın, Toptaş'a yaptığı şakayı da çok sık anımsarım: 'Yahu dişlerini de yaptırdın, halen gülerken ağzını kapıyorsun.' 'Bu zamanlar/asri zamanlar' retoriğine yüz verecek değilim, buna hem hevesim yok, hem de tevellüdüm yetmez. Ve fakat, bu zamanlarda -kendimiz de dahil- çok sık rastladığımız bir şey değil bu mahcubiyet. Zorunlu da değil ama bazı insanlar bunu üzerlerine şık bir mendil gibi yakıştırmayı biliyor. Doğrudur.
Vüs'at O. Bener'den söz etmek istiyorum. 'Sonradan Ankaralı' Toptaş'tan söz etmek, bu bağlamda da tesadüf olmasa gerek benim için. Aklıma onun düşmesi yani. Romancı olarak biliyoruz biz Bener'i. Bener ailesinin başka fertlerini de yazar, entelektüel olarak biliyoruz ama sanki en çok Vüs'at O. Bener'i biliyoruz. Geçmişte bir zaman, 'Sevdiğim Kitap Adları Antolojisi' diye bir şey yapmaya niyet etmişken, 'Buzul Çağının Virüsü' hemen aklıma gelmişti. Elbette kapağıyla beraber; Adam'dan çıkan ve üzerinde Bener'in -sanırım- sağ gözünün olduğu o kapak. Kitabı şimdi bulmak çok güç tekrar fakat kapak tasarımcısının kim olduğuna bakmak isterdim (Erkmen mi yoksa?). 'Sevdiğim Kitap Adları Antolojisi'nin ilk kitaplarından biri olan 'Buzul Çağının Virüsü'nden kısacık söz ederken, elbette Oğuz Atay'ı anmıştım. Bunun iki sebebi vardı, hem o günlerde Yıldız Ecevit'in, Atay üzerine yazdığı çok kapsamlı 'biyografik kurmaca'sının etkisi çok tazeydi ve dolayısıyla Atay-Bener arasında fark etmediğim bağlantıları fark etmiştim; hem de kitap Atay'a ithaf edilmişti. Ecevit, söz konusu kitabında Atay'la Bener'in, Atay'ın Ankara'daki askerliği sırasında çok yakın arkadaş olduklarından, büyük bir dostluk (bir edeb” dostluk da aynı zamanda) geliştirdiklerinden ve hatta 'Tutunamayanlar'daki Süleyman Kargı'nın, Bener'le çok benzerlik gösterdiğinden söz ediyordu. 'Tutunamayanlar'ın aklımı çok kurcaladığı ve Kargı karakterine bilhassa alaka gösterdiğim zamanlardı ve bu bilgi, beni hemen Bener'in metinlerine atmıştı. O zamanlar henüz hayattaydı Vüs'at O. Bener ve kendisiyle tanışmak, Atay üzerine konuşmayı çok istemiştim. Sonradan öykücü Murat Özyaşar, Diyarbakır'da öğretmenlik yaptığı okuldaki öğrencilere, Bener'in 'Havva'sından hareketle birer mektup-metin yazdıracak, bu mektupları Bener'e gönderecek ve Bener'in vefatından sonra Norgunk tarafından bu mektuplar 'Havva'ya Mektuplar' adıyla yayımlanacaktı. Bener'in edebiyattaki 'ilginç' yeri, halen şerhe muhtaç olmakla beraber, üzerine epeyce metin yazılan bir yazar olduğu söylenebilir. Ben şimdi başka bir metninden, adından başlayarak 'mahcubiyet' sezdiğim ve Yapı Kredi Yayınları tarafından Ekim 2011'de tekrar baskısı yapılan bir kitabından söz etmek istiyorum. 'Manzumeler'den.
'Manzumeler'in ilk baskısı, 1994 yılında İletişim Yayınları tarafından yapılmış. Sonra YKY tarafından 2004'te, 'Bütün Eserleri' çerçevesinde yayımlanmış ve nihayet 2011'de de üçüncü baskıyı yapmış. İncecik bir kitap 'Manzumeler', içeride metinlere Orçun Türkay'ın 'tamamlayıcı' resimleri eşlik ediyor. Arka kapakta söylenen şey, ki her zaman 'talihli tespitler' değildir bunlar, benim de üzerine konuştuğum şey; 'Vüs'at O. Bener'in ısrarla şiir sınıfına sokmadığı, ancak -bütün yapıtlarını okuyanların rahatlıkla fark edebileceği gibi- onun 'edebi portresi'ni tamamlayan, sürpriz bir kitap.' Sürpriz kısmından çok emin değilim ama 'ısrarla şiir sınıfına sokmadığı' kısmındaki 'niyet'i sanırım sezebiliyorum. Buradaki 'sezmek', Toptaş'ın 'Her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir'ine ulanan bir sezmek aslında. Ki gene Toptaş'ın benzer bir 'hicabından' söz etmek gerekirse, onun da şiir olarak nitelemediği 'Yalnızlıklar' isimli bir metni olduğudur. O da şiir demez, bundan hicap eder, hatta uzunca bir süre baskısı da yoktur kitabın. Bener, ta başından, en başından 'Manzumeler' diyerek ayırır kitabı. Bunda 'kontra' bir şey aramak da mümkün ama ben bunu yapmak isteğinde değilim; ne Bener'inkinde, ne Toptaş'ınkinde. Öyle olsa, zaten hicaptan söz ederek başlamazdım.
'Manzume' ile 'şiir' arasındaki fark nedir peki? TDK'nın 'Güncel Sözlük'üne bakarsak, aslında net bir ayrım yok. Biri, 'Şiir' demek, ötekisi 'Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edeb” anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk' demek. Fakat dil düzleminde, daha doğrusu edeb” kamunun uzlaşımı düzeyinde 'manzume' biraz tahfif içeren bir isimlendirmedir. 'Şiir' olmayan ama 'şiire benzeyen' bir şey halini almıştır kelime, zaman içinde -en azından Bener'in bu kitabı yayımladığı zamanlar dahil. Ben kitaptaki metinlere 'şiir' demeyi tercih edeceğim. Okuyan herkesin de 'şiir' diyeceğini tahmin ediyorum.
Kısa şiirler var kitapta. 'İronik' diyeceğim, artık neredeyse boş kümeyi işaret eden bir kavram olduğundan, biraz yetersiz buluyorum. Şöyle demeliyim sanırım, isimlendirirken mahcup, konuşurken zeki bir anlatıcının şiirleri var. Şiiri dert edinmemiş belki, belki kısmen savruk 'kalması' istenmiş, ekseriyetle kısa, bazı bazı da 'berceste' gibi söylenmiş şiirler. Örneğin 'Godot' şiirinde 'Vüs'at Bey/ Ölümünü bekliyor/ Beni beklese ya' diyor anlatıcı. Hem şiirlerin adı hem de ithaflarla ilerleyen ve bütünlenen dizeler. Bir yandan 'Sitem'deki gibi dizeler de mevcut: 'Nur içinde yat anacığım/ Mecbur muydun beni doğurmaya/ Bir daha yapma'. Şunlar da 'Hemen'den: 'Çocuk büyüme/ Hemen öl/ Kuşkuya yenilmeden'.
Ve, Ergin Günçe'nin 'Uzaktan Bir Davul'da seslendiği de şairimiz Vüs'at Bey'dir: 'Penceremin dibinde bir Kürt davulu/ Şimdi Orhan olsa, Veysel, Vüs'at olsa/ Mutlaka bir şeyler anlatırlardı/ Orhan olsa, Vüs'at olsa, başkaları olsa'

Manzumeler
Vüs'at O. Bener
Yapı Kredi Yayınları
57 sayfa



FACEBOOK İLE YORUM YAZ | Facebook hesabınızla üye olmadan yorum yazın

YORUM YAZ
BU HABER İÇİN HENÜZ YORUM EKLENMEMİŞTİR.
 Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan AKŞAM ve aksam.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
DİĞER KİTAP HABERLERİ
FOTO & VIDEO GALERİ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
Günün karikatürü
AKŞAM ÖZEL RÖPORTAJ
Futbolda şiddetin temelinde ataerkil değerlerimiz var
Futbolda şiddetin temelinde ataerkil değerlerimiz var
Sporda şiddet konusunda yaptığı çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Nefise Bulgu 'Olayı tek bir nedene bağlamak doğru değil' diyor ve ekliyor: 'Sporda şiddetin erkeklikle, ataerkil değerlerle bağlantısı var. Şiddet ve spor erkekliğin meşru alanı. Bu geçmişten beri böyle. Günümüz futbol tribünlerinde, sahalarında ataerkil ilişkiler sergileniyor. Çünkü sporda şiddet erkek kimliğini yansıtıyor. Yükselen milliyetçilik de bu şiddeti bir erkek eylemi olarak meşrulaştırıyor'