• $ 5,7732
  • € 6,397
  • 277.213
  • 95394.2
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54
Reklamı Kapat

Ufuk’tan Doğan Güneş

2005 yılında başladıkları profesyonel müzik kariyerlerine 6 albüm, 1 soundtrack sığdıran ve Türk rock müziğinin sevilen gruplarından Redd’in solisti Doğan Duru ve gitaristi Güneş Duru, AKŞAM Pazar eki için birbiriyle röportaj yaptı. Müzikal geçmişlerinden çocukluklarına birçok konuda samimice konuştular. İşte ikilinin sohbetinden satırlarımıza yansıyanlar.

PINAR HİÇDURMAZ
pinar.hicdurmaz@aksam.com.tr
Fotoğraflar: UYGAR TAYLAN

Doğan Duru: Yazı mı, tura mı? Hadi ben başlayayım. Müzikle olan ilişkin ne zaman başladı? Geç başladığını biliyorum ama şunun için soruyorum. Hep “Çocukluğumdan beri müzikle iç içeyim” derler ya. Bizde öyle olmadı, sence bu bizim için avantaj mı, dezavantaj mı?
Güneş Duru: Müziği nasıl gördüğümüzle alakalı. Bundan kastım bir enstrümancı vardır ve hayatı o enstrümandır; tamamen onu yaşar, kendisi için başkaları için şarkı yazar vs. Dolayısıyla müzik ifade etme biçimlerinden bir tanesi, en azından benim için öyle. O sıfatı kim hak ediyorsa üzerinde taşıyabilir ama tek başına müzik yeterli bir şey değil benim hayatımda. Geç tanışmak bu anlamda belki avantajdı. Daha ufak yaşlarda müzikle tanışsaydık, hayatımız daha fazla enstrüman, müzik, daha tek kanal bir yere gidiyor olacaktı. 
Doğan: Geçenlerde doktoranı verdin. Çocukken doktor olacağım diyordun. Kast ettiğin doktorluk bu muydu? Pek inanmıyordum da doktor olacağına. Biraz tembeldin çünkü.
Güneş: O yaşlarda başka bir türlü doktorluğun varlığı bilinmiyor. O zaman bildiğimiz doktorluk gibi olmasa da doktoraya gelme süreci de çok meşakkatli. 
Doğan: Bir gazetede köşe, yüksek lisans, doktora tezi falan yıllardır yazıyorsun. Akademik yazın hayatının gazetede yazmaya bir etkisi var mı?
Güneş: Arkeoloji disiplini, insan bilimleriyle alakalı bir şey olduğu için içinde çok fazla şey barındırıyor. Coğrafya, biyoloji, sosyoloji ve felsefe bilgisi de var. Dolayısıyla o tip tezleri yazarken farkında olmadan arkeolojinin kullandığı araçlar nedeniyle hepsini bilmek gerekiyor. O bilme sürecinde de bir ton okuma yapmak gerekiyor. Yazma alışkanlığını da onun bir parçası olarak beraberinde geliyor. Ama şöyle bir risk var gazetede köşe yazmak akademik yazı yazmak gibi değil. Akademik yazı sıkıcı oluyor, bu tarz köşe yazıları da genelde sıkıcı oluyor. Faydasına gelince cümle kurmadaki faydası büyük diyebilirim. 
Doğan: Çok sordum, iki tane de sen sor.
Güneş: Klişe bir sorudan gidelim. Bugünün dünyası için ‘sanat sanat içindir, sanat toplum içindir’ tartışmasında, ‘yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar’ boyutunun, sen neresinde duruyorsun?
Doğan D: Kendim için çok şey yapmak istiyorum. Sadece şarkı yazmak değil. Daha birçok yaptığım farklı şey var ve yapmak istediğim de birçok şey var. İşin nereye gideceği çok umurumda değil. Önce kendimi rahatlatmak için yapıyorum. Sonra tabii mecburen birileriyle paylaşıyoruz. Sonuçta yaptığım iş, kültürel bir araç. O paylaşım anından itibaren insanlarla sosyalleşiyor yaptığın sanat. O yüzden tabii ki topluma etkisi var sanatın, iyisinin de kötüsünün de var. Ama o etkinin hakları saklı kalmak şartıyla sanatı kendim için yapıyorum. 
Güneş: Üretkenliğini besleyen ve etkileyen nedenler nedir? 
Doğan D: Canım istediği zaman yazarım. Bir şey gelmez bana, zaten vardır. Biriktiririm, o biriktirdiğim şeylerin sonrasında ortaya çıkar. Başka başka şeylerle uğraşmayı da seviyorum. Son iki yıldır modayla ilgileniyorum. Ayrıca aldığım eğitimlerin sadece bir kısmını kullanmak biraz haksızlık olur. O yüzden olabildiğince farklı şeyler yapmak istiyorum. Mesela önümüzdeki yıllarda bianellere katılmak istiyorum. 
Doğan: Geçen hafta Roxy’de Redd’den farklı olarak sadece ikimiz akustik bir konser verdik. Diğer konserlerimizden farkı ne?
Güneş: Bir kere cover ve sevdiğimiz şarkıları çaldık. Redd’in belli bir şarkı listesi, sahnesi var ve çok konser veriyoruz. Bir anlamda aynı temsili defalarca oynamak gibi bir şey. Bu işteki farklılık, bizimle birlikte farklı müzisyenler çaldı. O müzisyenlerle başka bir ambiyans yarattığımızı düşünüyorum. Normalde ben çok fazla şarkı söylemiyorum, geri vokal yapıyorum. Bu etkinlikte şarkı da söyledim. 

DOĞAN, İTALYA’DAN DÖNMESEYDİ…

Doğan: Eğer İtalya’dan dönmeseydim ve opera kariyerime devam etseydim, muhtemelen Redd diye bir şey olmayacaktı. En azından benim hayatımda olmayacaktı. O zaman sen müzik yapar mıydın?
Güneş: Büyük ihtimalle ben de yapmazdım. ABD’de doktora yapardım. 
Doğan: Pişman mısın peki?
Güneş: Bazen pişmanım, bazen değilim. Sonuçta Amerika Türkiye’den çok daha farklı bir ülke değil ama yaptığım işi iyi yapmayı seven biri olduğum için orası da başka bir vizyon ve başka bir dünya katardı, hayatıma. Şimdi de gidebilirim ama öyle bir isteğim yok. 
Güneş: Sana da bana da genel olarak şöyle bir eleştiri var. Özellikle sosyal medyada bir şeyler paylaştığımız vakit oluyor. Siz müziğinizi yapın, başka bir şey yapmayın... Niye insanlar buna bu kadar takılıyor ve ne kadar umurunda?
Doğan: Hiç umurumda değil. Herkes istediği fikri paylaşabilmeli. Paylaştığında da onun bir eleştiri olduğunu ve bu eleştirinin benim hayatımın bir parçası olduğunu idrak edebilmeli. Ama Türkiye’de şöyle bir şey var; birini eleştirdiğin zaman kıskanç oluyorsun. Kaldı ki isim vererek yaptığın eleştiri birinin arkasından konuşup dedikodudan çıkıp dürüst davranmak oluyor. Ama seni sadece şarkıcı gibi gördükleri için nasıl biri olduğunu, nasıl bir geçmişin olduğunu bilmedikleri için bir tek müzikle konuşurken görmek istiyorlar. Bu da korkunç bir şey bence. Bir doktorun sadece doktorluk yapması gibi. 
Güneş: Bir grubun öndeki şarkı söyleyen adamısın, genelde frontman’ler biraz daha magazinsel isimler olur. Magazinden uzak durmayı nasıl başarıyorsun? 
Doğan: Her şeyden önce magazin için sıkıcı bir tip olduğumu düşünüyorum. Çoğu zaman birtakım karelerin içinde olmuşumdur ama adımı yazmamışlardır. Bu da çok güzel bir şey bence. Çünkü beni tanımayan birinin tanımadığı halde gazetede görüp ismimi okuyor olması ne ona bir fayda sağlayacaktır ne de bana. Bunların dışında yaşadığım hayatı özel hayatımmış gibi görmem ve yaptığım işle özel hayatımı birbirine karıştırmamam yüzünden sıyırıyorum. Ne kadar devam eder böyle bilmiyorum.  

Doğan: Biz müziğe başladığımızda sen gitar çalmayı tercih ettin. O yüzden sen gitar çalıyordun ben de söylüyordum. Tam tersi olsaydı acaba hayatımızda ne değişirdi? Çünkü seslerimiz aynı, sen mi opera okurdun acaba?
Güneş: Opera okumazdım herhalde. Dinlemesi keyifli fakat fazlasıyla stresli ve disiplinli. Yaşam biçimini ona göre kurgulamak gerekiyor. Okumaya başlasam da bir, iki yıl dayanır vazgeçip başka bir şey okur, yine şarkı söylemeye devam ederdim. 
Güneş: Sen neden opera okudun?
Doğan: Müziği öğrenmek istedim ve bu yüzen opera okudum. Sesimin güzel olduğunu düşünmüyordum, operanın ne olduğunu da bilmiyordum. Ama yapabileceğim oydu ve girdim operaya. İlk iki senem kâbustu. Çünkü hocam Melek Çeliktaş çok iyi bir insan ama aynı zamanda çok disiplinli bir öğretmendi. Bizi odada zorla tutardı. Büyük sınıfların derslerini de dinletirdi. Sabah 10’da girdiğiniz küçücük bir oda, arada yemek için dışarı çıkıyorsun, akşam 6’ya kadar, o odada bağıran insanları dinliyorsun. Benim normalde hiç başım ağrımaz, bir yıl boyunca başım ağrıdı. Sınıfın tek erkek öğrencisiydim. O sopranolar, mezzo sopranolar, altolar beynimi deldiler. Üçüncü sınıftan sonra birazcık benim de sesim şekillendi ve sesimden daha çok zevk alır hale geldim. 
Doğan: Son albüm haricinde şarkı sözü yazmıyorsun ama farklı disiplinlerde yazılar yazıyorsun. Yazıyla bu kadar iç içesin niye şarkı sözü yazmıyorsun?
Güneş D: Şarkı sözü kısa film gibi. Çok kısa sürede bir şey ifade etmeyi başarmak gerekiyor. Bu da çok fazla beceremediğim bir şey. Özellikle sosyal medyada 140 karakter hikâyesi insanları çok kısa yoldan ifade etmeye alıştırdı ki Türkiye’deki temel problemlerden biri bu. Bir soru sorulduğu vakit onu kestirmeden net olarak cevaplayamama gibi bir durumumuz var. Tabii senin söz yazmanda ortaokuldayken şiir yazmanın da etkisi var. Benim şiir dünyasıyla hiç alakam olmadı. 
Doğan: O zamanlar niye şiir yazdığımı çok hatırlamıyorum. Ama bayağı yazıyordum. Şimdi bana şiir çok eksik kalıyor gibi geliyor. 
Güneş: Biz küçük bir yerde büyüdük. 91’de İstanbul’a geldik. İlk geldiğin zaman nasıl hissettin? 
Doğan: Konservatuvara gelene kadar başka insanların tanıdığı hiçbir insanı tanımadım. Orada büyük sınıflar, tiyatro bölümü, oyuncular… Başka bir dünya gibi oldu benim için. Çünkü bir yerlerde gördüğün, gazetede okuduğun insanları etrafında görüyor olman, küçük yerde büyümüş biri için değişik bir tecrübe. Eğer konservatuvar olmasaydı hayatımda bir anda albüm çıkardıktan sonra bu durumları yaşasaydım muhtemelen daha şuursuz bir tarzım olabilirdi. Ama hayatımda hiç gidip biriyle ‘fotoğraf çektirebilir miyiz’ gibi bir anım olmadı. Bu yüzden biri benimle fotoğraf çektirmek istediğinde garip geliyor. Karşılaştığım zaman da utanıyorum. Bu da çok soğuk insanlarmışız gibi algılanıyor. Aslında bu soğukluk değil sadece birbirini tanımayan insanların, ne kadar tanınmış da olsa o tanımama kodlamasının gerçekliğini yaşamak istiyorsunuz. Tek alışamadığım şey de bu. 

İKİZİZ AMA AYNI KİŞİ DEĞİLİZ

Doğan: Bize hep sorulur ben de sorayım. İkiz olduğunuz için aynı anda aynı hisleri hissediyor musun? Ben hissetmiyorum onu biliyorum. 
Güneş: Bir senkronizasyon var muhakkak. Ama bu aynı anda aynı şeyleri hissetmek gibi değil. Sahnede aramızda bir uyum var. Bence bu da kardeş olmakla ilişkili değil, uzun zamandır birlikte şarkı söylemekle ilgili. Onun dışında bu söylemler şehir efsanesi. Kişiliklerimiz benzemiyor, ortak paydalar tabii ki var. 
Doğan: Çocukluğumuza dair aklında kalanlar ne?
Güneş D: Biz hediye gibi bir şeyiz, bir ablamız var. Ablamdan sonra bir çocukları daha oluyor. İsmimizin nedeni de o zaten. Ufuk ismi. Maalesef üç yaşında vefat ediyor. O vefat ettikten sonra biz doğuyoruz. Bir gidiyor, iki geliyor gibi bir durum oluyor. Doğan ve Güneş olmasının nedeni o. Bir aile için çocuğunu kaybetmek hiç kolay bir şey değil. Ablam için de hiç kolay değil. Bence yaratıcılığımızın ve hayata asılmamızın nedeni orada başlıyor. Bizimkiler ablamın eğitimiyle o kadar meşgul oldular ki o sırada bizi kaçırdılar. Biz ne yaptıysak kendi başımıza yapmak durumunda kaldık. Babamda bir evham oluşmuştu; denize falan girmeyelim, çok bir yere gitmeyelim gibi... Biraz korunaklı bir şekilde büyüdük.  Hayatımız ve yaptıklarımız dahil olmak üzere hiç tanımadığımız biriyle alakalı. Ufkumuzu belirleyen ufuk, o olmuş. 

BAKKALA KİM GİDECEK!

Doğan: Biz çocukken çok kavga ederdik. Hatta bir kez flüt çalarken senin dişini kırdım. Annem küçükken kavga ediyoruz diye mandolini ikiye ayırmış. Ablam çalışıyormuş mandolini bizim alakamız yok, biz çok küçükken olmuş bu olay. Muhtemelen ablamın bu yüzden enstrümanla hiç alakası yok. Uzun zamandır da kavga etmiyoruz. O dönemlerde sen daha asabiydin, yıllarca profesyonel judo yaptık. Bakkala sen mi gideceksin, ben mi gideceğim de yer müsabakası yapıyorduk. Kim kaybederse o gidiyordu. Artık kavga etmememizi neye bağlıyorsun? 
Güneş: Kimin neye, nasıl tepki vereceğini zaman içinde anladık. Dolayısıyla o sınırda duruluyor. Çocuklukta kavga hem eğlenceli hem de gerekli bir şey. Biz birbirimizi çok fazla eleştiriyoruz. En yakının olduğu için bu eleştiride güç ya da iktidar mücadelesi yok, diğerinin iyiliği var. Genelde arkadaşlar arasındaki ilişkilerde bile eleştirilerde kısmen egosantrik bir durum olur. 
Doğan: İkiz olmaktan dolayı bıktığın bir şey var mı? Benim var mesela. İstersen önce ben söyleyeyim. Annem ya da babam ikimizi bir şeye ikna edeceği zaman benim seni ikna etmemi isterler. Çünkü ben kolay ikna olurum, bundan çok sıkıldım. Hep derim; “Ona sorun, niye ben” ama bu bir şeyi değiştirmez. 
Güneş: Senden bir tane var aslında ama dışarıdan sanki iki tane varmış gibi bir durum var. Bu hep aynıydı. Sürekli birbirimize referans verilerek, ‘sen öyle değilsin, o öyle’. Hemen bir karşılaştırma durumu oluyor. Bu ikiz olmakla alakalı bir şey ama sonuçta iki ayrı insan var. Tek bir insanmış gibi görüp biri diğerinin iyi ya da kötü referansı olmamalı. Bu biraz sinir bozucu. 

Son dakika haberleri, son dakika haber, son dakika gelişmeleri
Son dakika haberleri

<p>Erzincan´a bağlı Günbağı köyünde Nevzat Gökdemir, inşaat halindeki evini kontrol ederken ilk gün

Evcilleşen Kargalar Cips Yiyip Kıraathaneye Gidiyor

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Satranç oynamanın özel taktikleri!

Abant Gölü'nden daha büyük olacak... Doğaseverleri büyülüyor