




















Huzursuzluktan beslenen 'Kör' şiirler
İlk kitabını 1996'da yayımlayan şair Ömer Erdem'in yeni kitabı 'Kör', Everest Yayınları'ndan çıktı. 'Kör' içimize tutulmuş yaslı bir ayna. Huzursuzluktan beslenen bir damar var Erdem'in şiirlerinde...
Şeref Bilsel
Türk şiiri, 2000'li yılların başından itibaren -o güne dek yaşamadığı- birçok gelişmeyi tecrübe etti. Şair sayısındaki nicel artışa uygun olarak yıl içinde 300 civarında şiir kitabı yayımlanmaya başlandı. 20. yüzyılın başından 2000'lere dek yayımlanan toplam manifesto sayısından daha fazlası son on yılda okurla buluştu. Bu manifestoların hepsi bireysel çıkışların sesini taşıyordu. Değişik şehirlerde, farklı dergilerin etrafında 'yeni bir şey söylemek' iddiasıyla ortaya çıkan edebi mahfillerin tamamına yakını şiirde umdukları karşılığı bulamadı. Belki de en önemli gelişme usta-çırak ilişkisinin, gençler lehine yön değiştirmesiyle yaşandı. Son on yıldır yayımlanmakta olan edebiyat dergilerinin çoğunun editörlüğünü genç şairler yapmaktadır. Bütün bu değişim içinde göbeğini kendi kesmiş kimi bağımsız şairler ısrarla yoluna devam etti. İlk kitabını 1996'da yayımlayan ve o günden bugüne yedi şiir kitabı okurla buluşmuş Ömer Erdem, bu bağımsız şairler arasında adı akla ilk gelenlerden. Her vakit taze, diri ve şaşırtıcı bir şiirle buluşturdu bizleri. 2006'da yayımlanan beşinci şiir kitabı 'Evvel' ilgiyle karşılanmıştı. Bu kitap, yoğun muhtevasının yanı sıra ferah ve geniş zamanlara bakan yeni bir söyleyiş biçimine yaslanmasıyla da şairin yolculuğunda bir kırılmaya işaret ediyordu.
'EVVEL'DEN SONRA...
Bir şairin ulaşabileceği doruk eserlerden biriydi 'Evvel'. Peki, şair 'Evvel'den sonra neyi -ve daha da önemlisi- 'nasıl' yazacaktı? 'Evvel'in gölgesi altından çıkıp kendine nasıl bir yol açacaktı? Doğrusu, ne zaman Ömer Erdem şiiri söz konusu edildiyse bu ve benzeri sorular da peşinden sökün ediyordu. 2010 yılında yayımlanan altıncı şiir kitabı 'Kireç' bize, köklerini lirizme daldırmış bir şiir damarının aynı zamanda kültür ve politika üzerinden, örselenmeden söz alabileceğini gösteren sağlam kanıtlardan biri oldu. Şairin şimdilik son kitabı 'Kör' (Ocak 2012, Everest) her şeyden önce ismiyle bir yabancılaşma koridoruna sokuyor bizi. Neden 'Kör'? Buna ancak baktığı şeye sığmayan, oturduğu nesnenin rengini almayan, 'bir şey demedik' derken çok şey söyleyen, görünenin ötesini merak edenler anlaşılır bir cevap verebilir. 'Kör' içimize tutulmuş yaslı bir ayna. İçinde, Türkçe'nin akıp geldiği Asya bozkırları, destan kahramanları, Doğu'nun gümrah ırmakları saklı. Dili aralayan, havalandıran, dili bir anlaşma sistemi olarak bozguna uğratan ve buradan içinde bulunduğumuz coğrafyanın, tarihin diline yönelen şiirler. İnsanın kapitalizm karşısında yabancılaşmasını hatta şeyleşmesini işaret eden birçok şiir var 'Kör'de. Her türlü iktidar sahibinin yaşadığı 'kapılma' hali de önümüze çıkıyor.
ŞİİRİN YÜKÜ, TÜM MISRALARDA
Bu şiirler, birkaç mısraın himayesinde ayakta durmuyor; bütün mısralara yayılmış bir yük taşıyor. Bu bakımdan sağa sola çarparak yeni bir söyleyiş yakalamaya yeltenen değil de ne söyleyeceğini, nereye yöneleceğini bilen bir şair var karşımızda. Karşımızda ve fakat bize yanında, içinde bulunduğumuz değerleri 'geldi vakti görmenin' diyen, ısrarla diyen bir çağ eleştirisi koyuyor önümüze. Aşktan, isyandan, yürünecek yoldan umudunu kesmeden bu eleştiriyi ustalıkla şiire devrediyor. Sözdiziminde kendine has, dokunulmamış bir yenilik öne çıkıyor. Bize, şiirleri okudukça, şiirsel yapının nasıl kurulduğunun da ipuçlarını veriyor. Ve böylece biz onun şiirlerini, yine onun oluşturduğu bir yapının tekniği içinde yeniden algılıyoruz. İlk okumada bize söylenene muhatap olmakta gecikmiyoruz, fakat sonraki okumalarda -büyüleyici bir filmi farklı ruh hallerine rastlayan vakitlerde yeniden izliyormuş, keşfediyormuş izlenimi kapar ya insan, öyle- şairin söylemek istediği de önümüze bir balkon gibi açılabiliyor. Günümüz şairlerinin çoğunu durup düşünmeye sevk edecek birçok şaşırtıcı unsur var 'Kör'de. Şairin birdenbire şiire açılışı var. Ritmin sarsılmadan yürüyüşü, ses tekrarlarının her seferinde kelimelerin saklı taraflarını açığa çıkarışı var. Ömer Erdem, Türk şiirinin geleneğini iyi özümsemiş şairlerden biri, fakat onun ayırıcı vasfını gelenekle rabıtası ortaya koymaz; bütün dünyevi meseleler üzerinden, insanı gözden çıkarmadan, şiirle kurduğu hakiki bağ ve bu bağın okurda yarattığı samimi duyarlılıktır, onu farklı kılan. Şiir bahsinde neye dokunursa dokunsun -ki önceki kitabında Arap Baharı'na henüz varmamış coğrafyalara dair çarpıcı ifadeler vardı- her şiiri bütünlenmiş, nereye bakacağını bilen bir kelime kadrosuyla söz alıyor. Hayatının -hiç de yabana atılmayacak- önemli bir kısmını gözleriyle (uzun yılar kameramanlık yaptı Ömer Erdem) kazanmış bir insanın kitabına 'Kör' adını vermesi, bugünkü insanlık için oldukça manidardır. 'Adem'in Özür Dileyişi' adlı şiir, birkaç okumaya cevaz verecek bir katmana sahip. Dünyanın ilk günlerinin, dolayısıyla Adem'in bugünden, bugünün manzarasından özrü de çıkartılabilir buradan; üç yön olarak: İhanet, kargaşa, sahtekarlık da...
Kuzu da olabilen insanın kurt -önceki kitabında 'Çakal' şiiri vardı- taraflarını gösteriyor bizlere. Bu aynı zamanda, perdenin arkasını gör(e)meyen, merak etmeyenlerin, aslında bir 'kör' olarak Karagöz perdesi karşısındaki gölgelerini gerçek yerine oturtuyor. Kitapta yer alan 'Aksi Şiir' kelimelerin tersten okunuşuyla kurulmuş; Ömer Erdem şiirine aşina olanlar bu tür sürprizleri yadırgamamalı, bir önceki kitapta (Kireç) yer alan 'Bağdat' şiiri, bir bombardımandan geçmiş gibi, birbirini duymayan, anlamayan harflerden oluşan protest bir şiirdi.
'Kör', on bölüme ayrılmış, kimi bölümler bir (Ilgın, Söylence) şiirden mürekkep, fakat bazı şiirlerin tek başına bir kitabın yükünü çekecek yoğunlukta olduğunu söylemeliyim. Ömer Erdem, baştan beri şuna dikkat ediyor: Şiiri bir meselenin emrine sokmuyor, dert edindiği bir olguyu, olayı da salt ham biçimiyle şiire devretmiyor. Böyle olunca, içeride bulunmuş şiir, dışarıda bulunmuş sorunlarla sakatlanmıyor; ama bu demek değil ki içinde yaşadığı ve bir parçası olduğu hayatın, ona taşıdığı tazyik şiirlerinde kendini duyurmuyor; bilakis insanın modern halleri bir gizli lehçe gibi ağzına oturuyor. Ağzında mayalanıyor ve görmek isteyenlere doğru isyanla kabarıyor. Bu, önemli. 'Kör', bizim şiirimizde -özellikle seksen sonrası- alışık olmadığımız bir gövdeyi de yakınımıza getiriyor: Hep birlikte önünden geçtiğimiz, içine düştüğümüz sıradan bir olaydan hareketle diyalektik bir bütünlüğe, katı bir gerçekliğe ulaşıyor. Huzursuzluktan beslenen bir damar var bu şiirlerde. Bu kitapta nefret değil, Şark'tan dönen -aynı anda Kudüs, Mekke ve İstanbul'a giden- bir trenin camından silsile halinde beliren dağları izleyen şairin, şahane öfkesinin insanlık için kabarışı var. Bu güzeldir. Güzel olanı severiz biz. Kalbimizle severiz. 'Kör', okurun kalbine bakıyor; kör okurları da unutmadan bakıyor. Ömer Erdem'in -özellikle son iki kitabıyla- bir propaganda şiiri değil ama politik şiir yazdığını söyleyebiliriz. Çağını ve çağdaşlarını iyi duyuyor, kadim sorulardan geri durmuyor: 'İnsan nereye kadar kendisinindir'? Haksızlıklara karşı isyan duygusunu kaybetmeden, bu duyguyu kurgulamadan, ertelemeden ve muktedirleri de unutmadan yazıyor: 'Bu çocuğun alnına iyi bakın/ bir ulusun ölümünü yaşatıyor kırışınca...'
Kör
Ömer Erdem
Everest Yayınları
112 sayfa
Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan AKŞAM ve aksam.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.































