Siyasi davalar 'rövanşist'tir

Süregelen siyasi davaların hiçbirinde mantık aramayın. Arayacaksanız 'Müesses El' i arayın... Yok yok onun adı derin devlet değil... 'Müesses El' başka bir şey. Davaları ve hukuku etkileyen/belirleyen rüzgarı o estiriyor.

GÜRKAN HACIR

28 Şubat gözaltıları başladığında Cumhurbaşkanı Gül 'kimse rövanşist duygularla hareket etmesin' dedi. Doğru bir söz. Ancak Cumhurbaşkanımıza hatırlatmak isterim. Tarihimizde görülen siyasi davalar, hep rövanş üzerine kuruludur..
1926 suikast davasından Yassıada'ya 28 Şubat'tan Ergenekona kadar önemli siyasi davaları inceleyin. Keskin bir rövanş havası duyarsınız. Hatta o kadar öyle ki, bir ay önce konuşulması son derece sıradan olan bir söz devir değiştiğinde aleyhinizde en önemli delillerden birisi olabilir. Güldürü ustası Levent Kırca'nın parodisinde anlattığı gibi. Rejimin değiştiğinden habersiz vatandaş karakola düşmüştür. Bir gün önce suç olmayan bir şiiri okuduğu için ifadesi alınmaktadır. Sebebini sorduğunda polis çizgiyi net bir şekilde çizer.
-Rejim sertleşti
-Peki ne zaman?
-Dün gece!
Gülmeyin. Yakın tarihimizdeki tüm siyasi davaların metinlerini okuyun. Çok daha komik diyalogları/suçlamaları göreceksiniz. Gazetecilerin baş dönmesi de biraz bu yüzdendir. Örneğin 28 Şubat'a destek veren gazetecilerin isimleri, yeni gelecek gözaltı furyasında dolaştırılıyor. Peki 27 Mayıs'a destek veren gazeteciler ne olacak? Çetin Altan'ın şu cümlelerini ne yapacağız? 28 Mayıs sabahı yayınlanan 'Bugün canım yazı yazmak istemiyor' başlıklı yazısından kısa bir bölüm okuyalım.
TARİHİ RÖVANŞLAR
'Atatürk'ün gençliğe hitabesini, Nutuk'un tefrikası halinde yayınlamak dahi suç sayılır olmuştu. Atatürk'ten bahsedilsin istemiyorlardı. Onun kurduğu İnkılap Türkiye'sinin Cumhuriyetine bir beyefendiler saltanatı halinde çöreklenmek ve memleketi basınsız, Üniversitesiz ve hatta Meclissiz olarak idare etmek niyetine kapılmışlardı.
... Türkler, alimleri dalkavuk, üniversiteleri maktel, gazetecileri korkuluk ve bütün aydınları sürüngen haline getirerek, bir çete gibi davrananların rezaletlerini kabul etmeyi, bütün dünya önünde reddetmişlerdir.
... Bize bugünleri tattıran ve bir milletin haysiyetine konmaya çalışan tozları bir üfleyişle temizleyiveren Türk Silahlı Kuvvetleri sağ olsunlar. Kardeş kanı dökülmeden yapılan bu hareketin, aynı vakar içinde gerçek demokrasinin temellerini atmasını bekliyor, seviniyor, övünüyor, övünüyor, seviniyoruz...'
Neyse 12 Eylül sonrası yazan Nazlı Ilıcak'ın, Rauf Tamer'in yazılarına hiç girmiyorum. Sadece bazen kendi kendime bu ülkede gerçekten gazetecilik yapılabilir mi diye soruyorum.
Uzattım. Farkındayım.
28 Şubat sanıklarına 'Bizimkiler' dizisine laiklik vurgusu yapmaları için uyarıp uyarmadıkları sorusu sorulmuş. Size tuhaf gelebilir. Anayasının en temel ilkesini hatırlatmak (her ne kadar bu iş askerin görevi değilse de ) neden suç olsun diyebilirsiniz. Ama bakınız... Tarihimizde ne ilginç rövanşlar yaşandı.
Anlatacağım yargılama Yassıada duruşmalarından. Vatan Cephesi davası 1960 harekatıyla indirilen Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılandığı davalardan yalnızca biriydi. Adnan Bey başta olmak üzere toplam 22 sanık yargılanıyordu. (Bilinenin aksine cumhurbaşkanı Celal Bayar bu davadan sanık olmadı) Bakın neler yaşandı?
Mahkeme diyaloglarına bakalım
Başkan: İnönü'nün başındaki taş yarası değil bit dediğiniz.
Tevfik İleri: Beyefendi benim böyle bir konuşmam yoktur.
Başkan: Vardır.
Tevfik İleri: Uşak'ta böyle bir konuşma yapmadım.
Başkan: Uşak'ta demiyorum. Uşak hadisesine temas ederek İnönü'nün başındaki taş yarasına bit yeniği demişsiniz.
Tevfik İleri: İnönü'ye taş atılamayacağını atılmamış olduğunu ifade için söylenmiş bir sözdür. 
Şaka gibi değil mi? (Tevfik İleri'ye 2000'li yıllara kadar yıkılmayacak bir yapı kurduk sözü de soruldu. Ne ilginç değil mi?)
Demokrat Partililer farkında değillerdi ama dün suç olmayan şimdi suçtu. Rejim sertleşmişti.
Bütün dava boyunca Vatan Cephesi'nin aslında ne olduğu ne için kurulduğu anlaşılmaya çalışıldı. Mahkeme heyeti bunun bütün partilerin üstünde bir yapı olarak kurulmak istendiğini ve cephenin dikta hedefinin olduğunu iddia ettiler. Sanıklar ise yemin billah bunun aslının olmadığını anlatmaya çalıştılar. Gerçekte kanunen kurulmuş bir yapı yoktu.
Başkan: Partinize müracaatlar şöyle yapılıyormuş: Demokrat Parti Vatan Cephesine. Böyle bir cephe yoktur deseydiniz o vakit?
Adnan Menderes: Vatan Cephesi diye ayrı bir teşekkül mevcut değildir. Bu ocaklar tıpkı semt ocakları gibi Demokrat Parti ocağıdır dedik.
REJİM SERTLEŞMİŞTİ
Oysa Vatan cephesi fikri İsmet Paşa'nın öncülüğünde kurulan Güçbirliği Cephesine karşı doğmuştu. 1958 sonbaharında Güçbirliği Cephesi çerçevesinde Hürriyet Partisi CHP'ye katıldı. Bölükbaşı'nın CKMP'si de dışarıdan destek veriyordu. Menderes bunun üzerine 12 Ekim 1958'de Vatan cephesini ilan etti. (Manisa gezisi sırasında hükümet konağında toplanan halka yaptığı konuşmada ilan etmişti. İnönü'nün güçbirliği cephesine gönderme yapmış ve 'Vatan Cephesinde birleşerek eserlerimizi hep birlikte muhafaza edeceğiz.' demişti) Ama şimdi kimse Güçbirliğini konuşmuyor o ise Vatan cephesinden yargılanıyordu.
Eeee... Ne de olsa rejim bir anda sertleşmişti.
İddialardan biri devletin nüfuzunu kullanarak partiye üye kaydedettiği şeklindeydi. İnsanları Demokrat Parti'ye üye yazmak için vatan cephesinin kullanıldığı ve baskı yapıldığıydı. Örneğin o döneminin de ünlü işadamı olan Vehbi Koç CHP üyesiydi. Medeni Berk aracılığıyla ona da DP ye geçmesi 'teklif edilmişti. Aksi takdirde kredi meselesi biraz zora girebilirdi.
Sanıklar böyle bir baskının olup olmadığının sorulması için Vehbi Bey'in davet edilmesini istediler. Ama Vehbi Bey her zamanki öngörüsüyle yine kritik zamanda yurt dışına 'uzanmıştı', sorulamadı.
Demokrat Parti milletvekili doktor Mükerrem Sarol da sanık sandalyesindeydi. Hilton Oteli'nde yaptığı konuşma soruldu. Doktor Sarol kendi mesleğinden bir örnek vermişti. 'Biz deney tüpü içerisine bir cisim koyacağız. Bu cisim adi suda eriyecek. Erimezse ısıtacağız, yine erimezse eter koyacağız. Yine erimezse kloroform koyacağız. Eğer o cisim yine erimezse bu ecnebidir diye kaldırıp atacağız.'
BU DAVA HİÇ ANLAŞILMADI
Sadece bu söz için tam 4 ayrı şahit dinlendi. Şahitlerin hepsi bu sözü duyduklarını ama gerçekte ne kastedildiğini anlamadıklarını söylediler. Doktor Sarol ise bu sözleri 1955'de partiden ayrılan arkadaşları için söylediğini anlatmaya çalıştı.
Mahkeme heyeti bu sözleri 'Vatan Cephesine kaydolmayanı kaldırıp atacağız' şeklinde yorumluyordu.
Mahkeme 5 Eylül 1961'de sonuçlandı. Yargılanan 22 sanıktan Başbakan Menderes, Başbakan yardımcısı Medeni Berk, Sanayi Bakanı Sebati Ataman, Gümrük Bakanı Hadi Hüsman, Nafia Bakanı Tevfik İleri başta olmak üzere 18 sanık mahkum oldu.  4 sanık ise beraat etti.
 Vatan Cephesi davasıda tam olarak ne olduğu anlaşılamadan tozlu raflardaki yerini aldı.
Demem o ki.... Süregelen siyasi davaların hiçbirinde mantık aramayın. Arayacaksanız 'Müesses El' i arayın... Yok yok onun adı derin devlet değil... 'Müesses El' başka bir şey. Davaları ve hukuku etkileyen/belirleyen rüzgarı o estiriyor.
Ama yine de işin içinden çıkamazsanız, İsmet paşa'nın sözünü hatırınıza getirin. 'Biz doğuya giden bir geminin güvertesinde batıya giden insanlarız'
Ne kadar yol aldık, nereye varıyoruz bir türlü anlayamayız. 
Twitter.com/gurkanhacir

Koray Doğan cinayetinde bir adım daha!
Geçen hafta 12 Mart döneminde öldürülen Koray Doğan'ın sır cinayetini yazmıştım. Hafta içi arayanlar oldu. Biri epey önemliydi. Oğuzhan Müftüoğlu anı kitabındaki bilgileri biraz daha genişletti. '8 Mart 1972 gecesi Koray bende kalmıştı. O güne kadar aranması yoktu. Aranır duruma düşmesi benimle ilgilidir. Çünkü polis Mahirlerin cezaevinden kaçtıktan sonra Ankara'ya geldikleri bilgisini almıştı. Ve İstanbul'da bizim teğmen arkadaşları gözaltına alınca onlar ifadelerinde Mahir'in yerini bilen tek kişi Oğuzhan'dır demişler. Bunun üzerine polis benim peşime düşmüştü. Ankara polisine göre bana ulaşmanın yolunun Koray'ı bulmaktan geçiyordu. Tümgeneral Tevfik Türüng'ün gözü bu yüzden dönmüştü. Öyle veya böyle Koray'dan benim yerimi öğrenecek ondan sonra da benimle birlikte Mahir'e ulaşacaklardı.'
Müftüoğlu, bir başka bilgiyi de düzeltti. 'Koray evde polisi görür görmez kaçmaya başlıyor. Ceketine yapışan polisin elinden kurtuluyor. Ceketi evde kalıyor. Sokağa çıktığında polis arkasından kalçasına ateş ediyor. Koray sürünerek bir inşaata doğru kaçıp orada yığılmış. Polis benim yerimi öğrenmek için orada sorguluyor. Hastaneye gecikiyor. Ve büyük kan kaybı orada oluyor.'
Peki İlyas Aydın mevzusu? Oğuzhan Müftüoğlu için de o muamma çözülmemiş. 'Onu Genelkurmayın önünde gören benim. Orada ne işi vardı' diyor. Ama madem ajan olduğu ortaya çıktı neden ondan sonra Malatya dağlarına gidip Teslim Töre'yle irtibat kurdun sorusuna ise ona ben de akıl erdiremiyorum dedi.
Yani Koray Doğan cinayeti biraz daha aydınlandı. İlyas Aydın meselesi ise biraz daha karanlığa gömüldü.


MANŞETLER