Osmanlı'dan bu yana insanlar birbirine kırdırılıyor

Yönetmen Zeki Demirkubuz, yeni filmi 'Yeraltı' vesilesiyle katıldığı söyleşide konuşmasının önemli bir kısmını, kendisini Nuri Bilge Ceylan'la karşılaştıran öğrencilere cevap yetiştirmeye ayırdı. 'Ufku dar bir toplumun bu birbirine kırdırma davranışını anlıyorum ama entelektüel camianın kendisini bu dar ufka sıkıştırması anlaşılmaz bir şey' diyen Demirkubuz'un 'Yeraltı'ndan notları...

Eyüp Tatlıpınar
eyup.tatlipinar@aksam.com.tr

Sinemamızın önemli yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz'un yeni filmi 'Yeraltı' nihayet vizyona girdi. Dostoyevski'nin 'Yeraltından Notlar' romanından uyarlanan filmde, yazar olmayı başaramamış Ankaralı Muharrem'in 'karanlık' dünyası anlatılıyor. Filmin dikkat çekici bir yanı sık sık 'dedikodu malzemesi' biçiminde karşımıza çıkması. 
İddialara göre Zeki Demirkubuz, bir zamanlar arkadaş olduğu ama daha sonra arasının açıldığı Ceylan'a bazı sahnelerde 'dokundurmalar' yapıyor, bu yolla intikam alıyordu. Filmdeki 'Ankara Sıkıntısı' romanıyla Nuri Bilge Ceylan'ın 'Mayıs Sıkıntısı' filmi arasında; filmdeki bir diyalogda Nobel ve Oscar ödüllerinden bahsedilmesiyle, Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da aldığı ödül arasında kuşku götürmez bağlar vardı örneğin...
Tahmin edersiniz ki bir yönetmen için can sıkıcı bir durum. Düzenli olarak yönetmenleri, oyuncuları ağırlayıp meraklılarıyla buluşturan Beyoğlu'ndaki Seksek Bar'ın bu haftaki konuğuydu Demirkubuz. Ekşi Sözlük'ün organizasyonuna katılan kalabalık önce filmi izledi, ardından uzun bir söyleşinin keyfini çıkardı. Söyleşi, Demirkubuz'un da beklediğini belli ettiği gibi Nuri Bilge Ceylan sorularıyla açıldı. Bir buçuk saat boyunca anlattıklarından bazılarını burada aktarmak istedik. Buyrun. 
NURİ BİLGE CEYLAN 'MESELESİ'
Bu ülkede Osmanlı'dan beri insanları birbirlerine kırdırma geleneği vardır. Son 30 yıldır entelektüel camiada da görüyoruz bunu. Karşılaştırmak iyi bir yöntem olabilir ama kırdırmak başka bir şey. Çocukluğumuzda bile görürüz; misafirliğe gittiğiniz evin çocuğuyla dövüştürmeye çalışırlar sizi.
Ufku dar bir toplumun bu davranışını anlıyorum ama entelektüel camianın kendisini bu dar ufka sıkıştırması anlaşılmaz bir şey. Ben filmlerimin Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerine benzediğini düşünmüyorum. İlla bir benzerlik kurmamı istiyorsanız Serdar Akar'ın, Reha Erdem'in bazı filmleriyle benim bazı filmlerim arasında benzerlik bulabilirim.
SON İKİ FİLMİNİ İZLEMEDİM
Nuri Bilge'nin son iki filmini izlemedim. 'Yeraltı'ndaki bazı sahnelerde Nuri Bilge'nin son filmine göndermeler yaptığım iddiaları anlamsız. 'Yeraltı'nı çektiğimde 'Bir Zamanlar Anadolu'da' Cannes'da bile gösterilmemişti. Filmdeki kişinin yazdığı 'Ankara Sıkıntısı' ile Ceylan'ın filmi 'Mayıs Sıkıntısı' arasında bağ kuruluyor. Benim için sıkıntının iki çağrışımı var. Şiirle aram pek iyi değildir ama ilki Baudelaire'in şiirsel eseri 'Paris Sıkıntısı'. İkincisiyse futbol programlarında bu sözü ağzından düşürmeyen Sergen Yalçın... 
'Yeraltı'ndaki Oscar'lı, Nobel'li bir muhabbette Nuri Bilge'ye gönderme yapıyormuşum. Nuri Bilge Oscar aldı da benim mi haberim yok. Neden Orhan Pamuk'a gönderme yapmış olmayayım ki?
SENARYOMU MU ÇALMIŞ?
Nuri Bilge'nin benim senaryomu çaldığını düşündüğüm söyleniyor. Yeraltı'ndaki fikir hırsızlığı meselesiyle bu durumu ima ettiğimi aktaran dedikodular, yorumlar utanç verici. Böyle bir şey olsa bile çıkıp söylemem. Bunun aşağılık bir ortamda tartışılacağını biliyorum çünkü. Ferdi Tayfur ve Ata Demirer'le ilgili hırsızlık tartışmasının nasıl yaşandığını biliyoruz. Yıllarca polisle, devletle uğraşmış biriyim. Böyle bir şeyi mi gizleyerek ima edeceğim.
PATATES SADECE PATATESTİR

Filmde sürekli görünen patatesin simgesel bir anlamı yok. Yolda yürürken bir ağaç dalını elinize alırsınız. Boşlukla aranızdaki bir ilişki biçimidir. Yürüdüğünüz yere geldiğinizde elinizden bırakırsınız. Böyle bir şey...
1980 öncesi, solcu arkadaşlarla oturduğumuzda önceki gece yaptıkları illegal eylemden açıkça bahsedemezlerdi. Ama eylemlerinden gurur duymak için 'Dün gece büyük olay olmuş, duydun mu?' derlerdi. Duymadığımı söyleyip heyecanlarını  söndürür, bütün eylemi anlattırır, 'Peki sen nereden biliyorsun?' derdim. Hemen susarlardı. Muharrem'in patatesinden mutlaka bir hikaye çıkarmamı istiyorsanız bunu anlatabilirim. (Filmde Muharrem, bir gece gürültülerin geldiği karşı evdekilere kızar ve patates atarak evin camını kırar. Bunu ertesi gün hizmetçiye gururlanarak anlatır ama hizmetçi anlamaz).
SEZGİLERİMLE FİLM ÇEKERİM
Filmlerimde çok şeyi sezgilerimle yapıyorum. Herhangi bir simgesellik yüklemek için çaba harcamıyorum. Geçen gün film hakkında bir yazıda görmüştüm. Patatesin yeraltında yetişmesiyle filmin adı arasında simgesel bir bağ kurmuş. Hoşuma gitmişti ama doğrusu böyle bir şey aklımın ucundan geçmemişti. Keşke geçseydi de burada fiyakalı biçimde anlatsaydım. Bir de mesela, 'Zaten Muharrem de patates bir adamdır' gibi tespitlerle arkasını getirirdim.
DOSTOYEVSKİ'YLE BAĞI...
Dostoyevski'yle ilk tanışmam tesadüf. Lise yıllarımda solcu ağabeylerin verdiği eğitim çalışmalarında ekonomi politik okumaktan çok sıkılırdım. 'Bari bunu oku, cahil kalma' diyerek Dostoyevski'yi verdiler. 'Suç ve Ceza'yı, ardından da 'Ecinniler'i okudum.
12 Eylül döneminin ilk yıllarıydı. 150 yıl önce yaşamış adamın o dönemde bizde yaşanan insan ilişkilerini anlatmayı nasıl başardığını düşünmüştüm. Daha sonra okuduğum 'Karamazof Kardeşler' ve 'Yeraltından Notlar' büyük ufuklar açtı bana. İnsanların karanlık yanlarına bu sayede ilgi duymaya başladım. Hayatımda minnet duyduğum bir kişidir. Bu filme bu minnetin ifadesi biçiminde de bakabilirsiniz. En iyi filmim olduğunu düşünme ihtimalim de var ama şu hengame geçsin bir...
YEMEK MASASIYLA SOLA ELEŞTİRİ
Ankara'da şair olmak isteyenleri gözlemleme fırsatı bulmuştum. Filmdeki karakterleri ve yemek sahnesini yazarken, 'Bunları solcu yaparken haksızlık mı yapıyorum acaba?' diye düşündüm. Ama Türkiye'deki sol hareketin 12 Eylül'den sonrasını gözlemleyebildiğim için; vaktiyle insanların ölümleriyle bedelini ödediği solculuğun, 12 Eylül'den sonra nasıl basit bir kimlik meselesine indirgendiğini gördüğüm için bu sahneyi yazmaktan vazgeçmedim.
Sol kültüre içeriden bir eleştiri olarak  kabul edebiliriz. Ama temel meselem değil, keyfe keder bir sahne. (Yemekte buluşan yazarlık heveslilerinin Çav Bella şarkısıyla eğlenmeleri hakkında...)
ÇIPLAKLIKTAN UTANIYOR
Kitabın finalinde kahramanın fahişeyle diyaloğundan çok etkilenmiştim. Uzun bir sahne yazmıştım ama film 250 dakikayı bulunca kısmak zorunda kaldım. Nergis Öztürk fahişe rolü için seçilen üçüncü kişiydi. İlk iki oyuncuyla anlaşamamıştık. Nergis'in kişiliğini de, oyunculuğunu da çok severim. Göğüslerinin göründüğü sahnenin çekiminde 'Ben böyle şeylerden utanırım' diyerek setten uzaklaştım. Bugüne kadar film hakkında çok kişiyle konuştum ama göğüs meselesini kafasına takanı ilk kez burada görüyorum. Buraya İnci Sözlükçüler (küfrün ve cinsellik temasının çokça işlendiği bir internet sözlüğü) sızmış galiba. (Filmdeki çıplaklıkla ilgili bir soruyu cevaplarken).
GARSONLARDAN KORKARIM
Sırrı Süreyya Önder'in sahnesini çıkarmamın, Sarp Apak'ın sahnesini kısaltmamın nedeni de bu uzunluk meselesiydi. Restorandaki garsonu canlandıran Sarp Apak ın sahnesi çok hoşuma gitmişti oysa. Ben şu hayatta bir tek garsonlardan ve otel görevlilerinden korkarım nedense. Gariban kültürü böyle bir şey olsa gerek. Restoran ve otellerle geç tanışmamın bir sonucu sanırım.

MANŞETLER