28 Şubat'ın değil 31 Mart'ın tasfiyesi

28 Şubat'ta hukuk çerçevesinde kalınarak bir askeri darbenin önlendiğini belirten Hüsamettin Cindoruk şöyle diyor: 'Şimdi Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye ediyor Türkiye. Cumhuriyet 31 Mart'ı tasfiye edememiştir. 31 Mart'tan gelen düşünce tarzıdır bu. Osmanlı'da ve bugün Türkiye'de olan budur, irtica vardır. Bugün 28 Şubat'ın değil, 31 Mart'ın tasfiyesi yapılıyor'

Satır arası...
Türkiye'nin renkli siyasi hayatının en önemli figürlerinden biri olan Hüsamettin Cindoruk 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat'ın önemli tanıklarından. TBMM eski başkanlarından Hüsamettin Cindoruk'un adı hem 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e yakınlığı hem de 28 Şubat'ta siyasetin yönünü değiştiren Mesut Yılmaz başbakanlığındaki koalisyon hükümetine destek veren DTP'nin başında olması nedeniyle son günlerde yine sıkça gündeme geliyor. Tansu Çiller liderliğindeki DYP'den istifalar için akçelerin konuştuğu, milletvekillerine şantaj ve baskı yapıldığı iddiaları da günün sonunda 79 yaşındaki siyasetçi Hüsamettin Cindoruk'a uzanıyor. Tüm bu nedenlerle, 28 Şubat sürecinde yaşananları konuşmak için kendisini ziyaret ettim. Laf lafı açınca, ortaya uzun bir söyleşi çıktı. Bu nedenle özellikle 28 Şubat'ın silahsız kuvvetleri, ABD ve İsrail'in pozisyonu ile gazetecilerin konumlarına ilişkin değerlendirmelerini yarın yayınlayacağız.

Şenay YILDIZ/ senay.yildiz@aksam.com.tr
TBMM eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk kendi perspektifinden o günlerde yaşananları AKŞAM'a anlattı:

- Siz geriye dönüp bakınca 28 Şubat sürecini nasıl tanımlıyorsunuz?
O dönemi yaşamış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: hukuka uygun araçlarla, parlamenter rejimin meşru kararları ve organlarıyla çözülmüş bir hadisedir. Türkiye'nin 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi cebre dayalı ve parlamentonun kapatıldığı, anayasal kurumlarının yıkılıp döküldüğü süreçlerin hiçbiri yaşanmadı. Parlamenter-demokratik rejim her şeyi kendi içinde çözdü. O nedenle ben 28 Şubat'la ilgili soruşturmaların nedenlerini ve nereye kadar uzanacağını merakla bekliyorum.

DEMİREL YARGILANAMAZ
- Önlenen tehlikeden kastınız darbe mi?
O dönemki Milli Güvenlik Kurulu kararını dikkatle okursanız, o kadar da yaptırım gücü olan bir tehdit var. Ama 28 Şubat'ta parlamento kendi içinde meseleyi çözmüştür. Bu kararlar yanlış olabilir, demokratikliği, haklılığı kendi içinde tartışılabilir ama parlamenter rejimde geçerli olan kurallar işlemiştir. Şimdi bu tahkikat içinde bazıları Sayın Demirel'in de suçlu olduğunu veya yargılanması gerektiğini söylüyor. Bunu söyleyenler demokratik rejime karşı. Çünkü demokratik rejim içinde Cumhurbaşkanı'nın aldığı kararlar tartışılmaz. Çünkü siz Cumhurbaşkanı'na bu geniş yetkiyi vermezseniz, o cumhurbaşkanı olamaz. Cumhurbaşkanı siyasi yetkisini, hakkını, görevini kullanmış ve gerekeni yapmıştır. Onun istikametini, hakkını tayin ve tespit etmek, parlamento ve siyasi tarihin hakkıdır. Parlamento isteseydi, onu tartışabilirdi.
- Peki, bugün o yetkiyi yanlış kullandığı yönünde bir iklim oluştuysa?
Hayır. O günün şartları içerisinde Sayın Demirel'in tecrübesiyle söylediği gibi 'Nizamiye kapısına dayanmış olan' bir tehlikeyi önlemek için bazı kararlar almıştır. O kararların dışında alabileceği başka kararlar var mıdır? Olabilir. Falanca kişiye hükümet kurma görevi vereceğine, başka bir kişiye vermiştir, denemiştir. O hükümet güvenoyu alamasaydı, başka bir hükümete görev verip, deneyecekti. Ama mekanizma parlamento içinde işlemiştir. Meclis'in verdiği güvenoyu Demirel'in verdiği kararın doğruluğunu göstermiştir. Ve o parlamento normal sürecini yaşamış, zamanında seçime de gitmiştir.
- Siz hukuk vurgusu yapıyorsunuz. Şimdiki ithamlardan biri de her şeyin kılıfına uydurularak, yanlış uygulamalara yol açıldığı...
Demokraside kılıf yoktur. Kılıf dediğiniz zaman demokrasiyi inkar edersiniz. Demokraside çoğunluğun aldığı kararlardan rahatsız olan azınlıklar her zaman kılıfına uydurmakla itham etmişlerdir. Evet, kaybedenlerin hepsinin bir mazereti, itirazı vardır. Bunlar içsel itirazlardır, biçimsel itirazlar değil. Biçim olarak yapılan işlerin hiçbirinde hukuka, anayasaya aykırılık yok.
- Bugün geriye dönüp bakınca irtica aslında topluma pompalanmış bir şeydi diye düşünüyor musunuz?
Şimdi Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye ediyor Türkiye. Bir imparatorluğun tasfiyesi kolay bir süreç değil. Osmanlı çok güçlü bir devlet ve dört kıtada var. Halifelik nedeniyle dini meselelerde de etkin bir devlet. Daha birkaç gün önce Dışişleri Bakanı (Ahmet Davutoğlu) Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni bir versiyonunun kurulabileceğini söylüyor. Çok tehlikeli bir söz ama söylüyor, inancı bu. Mısır'da, Libya'da, Suriye'de yaşanan bazı yanlışları sadece Osmanlı'nın ortadan kalkmış olmasına bağlayabiliyor. Endonezya'da, Malezya'da da böyle düşünen İslam bilginleri var. Ömer Dinçer var... Yani böyle bir felsefe de var. Hala ve hala Osmanlı'nın iskeleti üzerine bir İslam devleti, ekonomisi, yaşamı kurmayı ümit eden bazı düşünceler, ümitler, beklentiler var.
- Osmanlı'yı tasfiye etmeli miyiz peki? Sonuçta Osmanlı bizim kökümüz. Belki halkın direnci nedeniyle tamamlanamadı süreç...
Halktan ziyade vaktiyle Osmanlı'da yaşamış bölge devletlerinde var. Anadolu halkında gerçekten laik Cumhuriyet anlayışı yerleşmiştir. Halkı bundan sonra döndüremezsiniz. O nedenle başka bir şeye bakmak lazım: Bu topraklarda yaşayan herkese haklarını devleti bölmemek, güçsüzleştirmemek koşuluyla vermek mümkündür. Bu da bir haklar anayasasıdır.
- Bugün yaşananlarla 28 Şubat'ın intikamı alınıyor diyenler de var. Sizce bu görüşte haklılık payı var mı?
Hayır. 28 Şubat'ın değil, 31 Mart'ın tasfiyesidir bu. 31 Mart'tan gelen düşünce tarzıdır bu. Osmanlı'da ve bugün Türkiye'de olan budur, irtica vardır. Yeniçeri isyanlarında irtica olduğu zaman Osmanlı devletine şeriat hakim değil miydi? Şeyhülislam, halife yok muydu? Osmanlı'nın dini İslam değil miydi? Ama o gün dahi şeriat talepleri altında daha fazlası isteniyordu. Daha biz 31 Mart'ı tasfiye edemedik.  28 Şubat metninde sadece bir tane önemli bir talep var: mecburi eğitimin 8 yıla çıkarılması. Mecburi eğitimin 8 yıla çıkarılmasına karşı olan var mı? Yok. Bugünkü iktidarın takıldığı nokta ne? Kesintisiz olup olmaması. O ayrıntının sonucunda ne çıkıyor ortaya? İşte 31 Mart'tan beri gelen kavga, başka bir şey yok.
- 28 Şubat'ı bu kavganın bir kırılma noktası olarak mı görüyorsunuz?
O kavganın senelerdir süren tarafları var. Cumhuriyet 31 Mart'ı tasfiye ettiği iddiasıyla ortaya çıkmış olsa dahi edememiştir. Neden? Hem o düşünce tarzı ilmi olarak devam etmiştir, hem dış ülkelerde şeriat devletleri vardır. Pek çok ülkede bizim 31 Mart'ta yaşadığımıza benzer bir hadise var. Bugün AB biraz müsaade etse, papa, Vatikan Hıristiyanlık hukukuyla yönetilecek devletler isterler. Bu bir tarihi olgudur. Şimdi Tayyip Erdoğan bu kavganın tarafı mı? Bence değil.

MEHMET AKİF DEDE YADİGåRI
-  Neden değil?
Çünkü o çakma bilgilere sahip. Mesela zannediyor ki, Mehmet Akif dini bir şair. Mehmet Akif dini duyguları yüksek, manevi değerlere bağlı ama milli bir şair. Ölümünden önce Atatürk'e olan minnetlerini de ifade ediyor. Benim dedem Baytar Emin Bey. Mehmet Akif ile Halkalı Baytar mektebini bitirmişler. Mehmet Akif 100 puanla sınıf birincisi, benim dedem 95 puanla ikinci. Bizim için Mehmet Akif dede yadigarı bir amcadır ve oğluna arkadaşının adı olan Emin'i vermiştir. Ama nasıl Tevfik Fikret'in oğlu gidip bir papaz olduysa, zaman içinde Mehmet Akif'in torunu da Türkiye Komünist Partisi'ne başkan olmuştur. Bunlar rastlantı değil; tabiatın, sosyolojinin, zamanın akışı içindeki sonuçlardır. Onun için Mehmet Akif'e, Necip Fazıl'a dayalı dincilik, siyaset olmaz! Siyaset, edebiyat, sosyolojik kültür, yorum... Hepimizin ortak yapması gereken şey. Bugün Türkiye'de politika yapan hem Osmanlı hem de yakın tarihimizi sayfa sayfa bilmelidir. Cumhuriyet nasıl kuruldu? Osmanlı seküler bir devlet miydi? Türkiye Cumhuriyeti laik mi yoksa hala seküler mi? Bu tartışmaların filozofik boyutları var, yargıyı aşar. 

YARGIÇLAR DİKTATÖRLÜĞÜ
- Yargıyı aşar diyerek, ne kastediyorsunuz?
Yargı eğer siyasi kararları araştırmaya, tartışmaya başlarsa, o zaman yargı aidiyet kazanır. Şu anda olan bu. Siz Demirel'in veya parlamentonun tasarruflarını yargılamaya başlarsanız, onu yargıya götüreceğinizi ifade etmeniz dahi -Haşim Kılıç'ın söylediği gibi- yargının siyaseti kuşatmasıyla karşı karşıya kalırsınız. Yargı eğer siyasi kararları sorgulamaya başlarsa bunun adı yargıçlar devletidir, yargı diktatörlüğüdür. O nedenle bu yollara başvurulmaması gerek.

31 Mart'ta ne olmuştu?
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Rumi takvimle 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) İstanbul'da yönetime karşı büyük ayaklanma gerçekleşti.Taksim Kışlası'ndaki Avcı Taburu'na bağlı askerler bazı din adamlarının peşinde subaylarına karşı ayaklanarak Heyet-i Mebusan'ın önünde toplandılar ve 'şeriat' istediler. Dönemin hükümeti ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçerek, istifa etti. Hareket Ordusu tarafından ayaklanmanın bastırılmasından sonra ayaklanmacıların önderleri yargılanarak, ölüm cezasına çarptırıldılar. Ardından, II. Abdülhamid tahttan indirilerek yerine
V. Mehmed'in geçmesi sağlandı.

Tansu Çiller'e çağrı: Malvarlığını açıkla
- Erbakan-Çiller koalisyonu sürecinde cuntanın siyasi kanadı bir baskı mekanizması işletti ve milletvekillerine istifa etsinler diye paralar verildi deniliyor. Ne oldu da birden bu istifalar geldi ve DYP bu şekilde bölündü? 
Milletvekili eğer Türkiye'nin sıkıntıda olduğunu düşünüyor ve bu sıkıntının da partisinden geldiğini düşünüyorsa bağımsızca karar verir. O kararları verirken de parasal dedikodular zaman zaman ortaya çıkar ama ispat edilen bir hadise hiç yaşamadım. İnsanlar o gün de şuurlarıyla hareket ediyorlardı. Biz tehlikeyi nasıl görüyorsak, onlar da gördüler. Bugün AK Parti'de politika yapan Köksal Toptan da bunlardan biri. Köksal Toptan para mı aldı? Gayet de ahlaklı bir arkadaşımızdır. Bunlar ayıp, utanç verici şeyler!
- Peki, o dönemde askerler Refah'ın gitmesi için sizlere telkinlerde bulunmadı mı hiç?
Hayır, hiçbir zaman siyasi kararlarımda askerlerle temasım olmamıştır. Hatta askerlerle aram da iyi değildir her zaman. Kendileriyle hep darbelere karşı muhatap olduğum için biz onlara karşı mesafeliyizdir, onlar da bize karşı mesafelidir. Ortada gerçekten vatanın menfaatleri, ülkenin çıkarları, demokrasinin geleceği söz konusu ise kimin ne söylediği veya ne düşüneceğini hesaplayıp karar vermezsiniz. Bunu söyleyenlerin kim olduğunu bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, ben Erbakan'dan çok Sayın Çiller'den korkarım.
- Neden Çiller'den daha çok korkarsınız?
Erbakan benim dostumdu. Ölümünden 8-9 ay önce de yazlığına gittim, saatlerce sohbet ettik. Erbakan'ı Çiller'e tercih ederim. Çünkü Erbakan milliydi, devlet terbiyesi almıştı, belli alanlarda durmasını bilen bir adamdı. Sayın Çiller bir dinamittir. Bilmediği bir işe girmiş, Türkiye'nin siyasetini allak bullak etmiştir. Hazine bakanı olduğu sürede ABD'de iş hanı, apartman, otel elde eden bir başbakan Türkiye Cumhuriyeti'ne layık değil. Ben açıkça buradan deklare edeyim: Ben malvarlığımı açıklayayım, Çiller de açıklasın. Ben 55 senelik avukatım, aynı zamanda siyasette belli yerlerde bulunmuşum. O hala annesinin çıkınından çıktığını söyleyedursun, benim annemin çıkınından sadece kefen bezi çıktı. Böyle yalanlarla malvarlığı ispatı olmaz! 
- Demirel'in telkinleri olmasaydı da DTP kurulabilir miydi?
DTP evvela kuruldu. Çiller bizi partiden ihraç edince, daha ortada bu hadiselerin hiçbiri yokken, Erbakan-Çiller Hükümeti yokken 96 yılında kurduk DTP'yi. Ama DYP'nin yerine kurulmuş bir parti olması itibarıyla, evet. Bizim arkadaşlarımızın hedefinde tekrar Doğru Yol'u kurtarmak vardı ve onda da muvaffak olduk sayılır. Çünkü Türkiye'yi Çiller'den kurtardık.


MANŞETLER