




















Elif Dağdeviren yazdı: Patagonya
Kendi halinde yaşlı bir adam gibi
Gazeteci ve Yapımcı Elif Dağdeviren, bizim az gelişmişlikle ilgili bir benzetme yapmak için adını sık kullansak da fiziki varlığından pek haberdar olmadığımız Patagonya'yı yazdı. Dağdeviren'in yaşlı bir adama benzettiği bu ülke, iklimi, insanları ve elbette büyülü coğrafyasıyla sizi de şaşırtacak...
Her şehir, her bölge birisidir aslında... Kimliği olan, iyi ve kötü huylarıyla tanışıp ilişki kurulacak gerçek bir kişidir benim için bir şehir, bir bölge... Zaten bu tarafını görüp tespit edemediğim yerlerle de bir bağlantı kuramam pek...
Patagonya Bölgesi'nin sağlam bir bağ kuracağım yerlerden biri olacağı hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Bir Güney Amerika gezisi planlıyorduk ve elbette Cape Horn da oralara kadar gitmişken görülmesi gereken yerlerden biri idi. Programı yapmaya çalışırken bakmaya başladım bölgeye nedir, nasıl gidilir, nerelerde kalınır, nereleri görmek gerekir, ne yenilir? Ve fark ettim ki Patagonya bana yaşlı bir adamı çağrıştırıyor. Gizemli, uzak, insanların merak ettikleri ama kolay kolay ulaşamadıkları... Hani şöyle elleri nasırlı, doğayla bütünleşmiş, havaya bakarken neler olacağını anlayan ama bunun dışında pek de bir şeylerden anlamayan, kendi alanında ne kadar uzmansa başka alanlara da o kadar ilgisiz... Gidince gördüm ki aslında pek de haksız olmadığım gibi bir yandan da çok daha fazlasıymış...
KOCA AYAKLAR ÜLKESİ
Tam tahmin ettiğim gibiydi Patagonya, biraz ürkek.. Ovalarında, buzullarında, kanallarında öyle kolay kolay geçit vermeyen ama artık ilerleyen dünyaya teslim olmak gerektiğini anladığı için koşullarını ona göre uydurmaya çalışan yaşlı ve gördüğü ilgiden biraz da şaşkın bir adam. Şaşkın çünkü hala anlamamış neden dünya onunla bu kadar ilgileniyor zira kendi halinde, tarihten beri de kendi kendine yaşayan biri o...
Gerçekten de öyle kendi halinde kendi kendine yaşayan bir yer Patagonya. Dünyada, kutuplara yakın olup da insanların yaşadığı en uç bölge, dünyanın en ucu yani. Adı da anlatılanlara göre Macellan'ın bölge yerlilerinin koca ayaklarından, yüzlerindeki boyadan ve ayaklarını kocaman gösteren botları ve tuhaf kıyafetleri yüzünden bir İspanyol masalındaki Patagon adlı karaktere benzetmesinden dolayı Patagonya olmuş, yani bazılarının koca ayaklar ülkesi demesinin nedeni bu. Bir de tabii Tierra Del Fuego yani ateş toprakları var. Beyaz adamın uçsuz bucaksız Pampas'larda, yani steplerde, her yerde yanan ateşlere bakıp koyduğu isim...
Gidince gördüm ki Patagonya ismi pek de yakışmış kendisine. Güney Amerika gezimizin ortasına denk geldi Patagonya. Yani Şili ile Arjantin arasına. Eh bölge de zaten hem Şili, hem Arjantin'di zaten, denk düştü o yüzden. Arjantin'e bağlı Ushuaia Şehri'nden başladık Patagonya maceramıza. Gitmeden kararsız kaldığım 'Steplerde çadırlardan oluşan bir tatil köyü mü, yoksa buzulların arasından geçilerek keşfedilen bir gemi turu mu?' sorumun yanıtını doğru verdiğimi anladım. Buzulların arasında gemiyle yapılan mükemmel bir 'dünyanın en ucu' keşfi.
Patagonya bir insansa Ushuaia da onun en sempatik yönü... Sıcacık, mini minicik bir deniz kasabası. Kasaba dediğime bakmayın aslında Tierra Del Fuego'nun en büyük yerleşim olan şehri. İnsanoğlunu da kalabalıklaştıran karakterindeki sempatik ve keyifli yanlar değil mi zaten? İşte benim için de Patagonya'yı sevimli kılan ve onunla en azından ayrıldıktan sonra hatıralarımda ilişkimin kopmamasını sağlayan en önemli unsur oldu Ushuaia'nın güzelliği... Tanımlarken yazdığım sıcacık sözcüğünün tamamen karakteristik bir özellik olduğunu vurgulamama gerek yok sanırım, yoksa insanın aklına şöyle bir soruyu getirecek kadar soğuk: 'Ama biraz daha yukarıda sıcacık iklimler, nefis yerleşim yerleri varken, siz neden ve nasıl bir motivasyonla gelip de buralarda yerleştiniz ki?' İşte Patagonya'nın en can alıcı karakter özelliği: Bu soruyu sorduğun anda sana şu cevabı veriyor: 'Burası 'ben'im, ben burası... Ve bana sık sık sorulan bu soruyu da gerçekten anlamıyorum. Ben böyle olduğum için, burası böyle olduğu için mutluyum. Hayatımın esası sizin soğuk diyerek şaşırdığınız şeyin beni keyiflendiren ve ben yapan unsur olması.' Tamam tamam bir daha bunu sormak yok... Tabii bu soruyu sormama biraz da prensipte yaz sonunda orada olup, daha iki gün önce Galapagos'ta yüzüyor olmamızın da etkisi yok değil. Ve üzerine can acıtıcı bir soğukla karşı karşıyayız. Sormayayım da ne yapayım? Ama o soğuğa rağmen pırıl pırıl, güneşli ve iç açıcı manzara Patagonya'nın bana verdiği yanıta hak vermeme neden oluyor.
YENGEÇ YEMEDEN DÖNMEYİN
Bu arada Ushuaia'ya yolunuz düşerse kocaman bir yengeç yemeden geçmeyin. Özellikle Chez Manu'yu tavsiye edebilirim. Ve de mönüde hiçbir şeye bakmadan direkt denizden bir merluzza olsun seçiminiz... Ama öyle beş yıldızlı, şık yerler falan aramayın boşuna, minik, sempatik, lokal yemekler yiyebileceğiniz ve hepsi birkaç caddede toplanmış lokantalar bütün bulacağınız.
Ve elbette Patagonya'nın en heyecanlı yeri, Cape Horn... Gemiyle biraz uzağında duruyor ve karşınızda 'aman alt tarafı bir kara parçası' diye düşünmeniz gerekirken ihtişamıyla ve ucundaki deniz feneriyle sade ama bir o kadar da heybetli bir yamaç... Cape Horn... Dünyanın en ucu... Botlarla yanaşıp 160 ahşap basamak tırmanıyorsunuz ve en tepede bir deniz feneriyle inanmayacaksınız ama mini bir kiliseyle karşılaşıyorsunuz... Patagonya'yı düşünürken hakkında en düşünmediğim şey buydu işte, dindarlık... Ama tüm Güney Amerika bir zamanlar kendilerine Hıristiyanlığı ama severek ama döverek hediye eden beyaz adamdan çok daha dindar artık. Ve dünyanın en ucunda, minicik bir kulübede, haftada iki gelip sadece birkaç saat kalan turistler dışında kimseyi görmeden baş başa yaşayan bir kar-koca dışında kimsenin olmadığı yerde mumları yanan, ikonaları pırıl pırıl bir şapel var işte. Cape Horn'u ziyaret ettiğinize dair bir belge veriyorlar ayrılırken ama beni ondan çok, kilisede çekmiş olduğum fotoğraflar heyecanlandırıyor hala...
Wulaia Bay, gitmesem görmesem hayatta ilgilenmeyeceğim, okumayacağım, okusam da olanların yeterince idrakine varamayacağım ve aslında dünyanın, insanın ne olduğunu anlamak için çok önemli bir yer. Çocuklu ailelere şiddetli tavsiye: Çocuklarınızı buraya götürün ve tarihi bilen bir rehberle durun orada. Durun diyorum çünkü minicik bir koydan söz ediyorum. Kendi minik ama dünya ve insanlık tarihi açısından anlamı büyük bir yer... 19. yüzyılda Charles Darwin'in de içinde olduğu geminin, Kaptan Fitz Roy önderliğinde ilk defa Yamana Aborjinleri ile karşılaştıkları yer. Bundan sonrası dünyanın en korkunç katliam öykülerinden biri. Hani soykırım kavgaları var ya, her yerden önce orası için bir çalışma yapılması gerek aslında... Ve ne yazık ki buraya sığamayacak kadar uzun anlatılması gereken bir mesele. Ama özetle: Geliyorlar ve kendileri donarken çıplak gezen, tuhaf seslerle haberleşen bu 'canlıların' insan olmadıklarına, insana benzeyen canlılar olduklarına kani oluyorlar ve filmlere konu olan o meşhur deneyi yapıyorlar, yani 'aralarından üçünü alıp bunlardan insan yaratabilir miyiz?' Ve beyaz insan ikinci gidişinde bir ara, bu insanları topluca katlediveriyor! Üstelik de 'insan olabildikleri' aradaki deneyle kanıtlanmış olduğu halde. İşte Patagonya'ya gittiğimde bana aslında tahmin ettiğimden de fazlasıymış dedirten de bu oldu! Patagonya tarih boyunca ne ekonomik ne de siyasal platformda popüler olmamanın yan etkilerinden birinin acısını çekiyor; yok edilmiş bir Aborjin ırkının esamisi bile okunmuyor.
Acı çekmek insanı güzelleştirir derler. Elbette ki Patagonya'yı güzelleştiren acı bu değil, kimilerine göre acı verecek kadar ağır koşulları olan doğa şartları. O küçük koydan çıktıktan sonra buzullar arasında botlarla uzun bir gezi yapıyoruz. Ve tüm rehberlerin çok şaşırdığı bir şeye tanık oluyoruz. Karşımızda buzullardan biri gümbür gümbür aşağı iniyor. En sondaki botta olan biz, ciddi bir tehlikeden kurtulmuş olmanın verdiği adrenalinle dönüyoruz tekneye. Bir adrenalin bağımlısı olan benim yüzümdeki gülümseme rehberlerin 'Aslında hiç de normal değil, küresel ısınma ve dünya için çok tehlikeli biraz önce yaşadığınız' demesiyle donuveriyor...
PENGUENLERİN EVİ
Son durak Magdalena Adası yani penguenlerin evi... Ah çocuklu aileler, işte bir neden daha oralara kadar gitmek için. Bir belgeselin içindeyiz şu anda. Binlerce penguen var etrafımızda ve hikayeleri şahane bir hayat dersi. Nasıl tek eşli oldukları, erkeklerin dişilere nasıl hazırlandığı, dişilerin onları neye göre seçtiği, çocuklarına nasıl baktıkları... İşte Patagonya denen şahsı benim gözümde bilgeleştiren ve hala saygıyla anmama neden olan en önemli unsur... Doğa doğru okunduğunda, hayatın tüm sorularının yanıtı ve o yanıtların hepsi de Bay Patagonya'da...
Tabii onu unutulmaz kılanlardan biri de ancak Punta Arenas'a geldiğimizde yeniden hatırladığımız bir gerçek. Günlerdir telefonun bile çekmediği bir keşiften çıkmışız, sizlere hararetle tavsiye edebileceğim Cruceros Australis Gemisi'nin enfes imkanları dışında medeniyetten uzağız ve her şeyi unutmuşuz. Ve Punta Arenas'a gelince fark ediyoruz ki artık başka bir ülkedeyiz. Biz aynı ve tek bir bölgedeydik ama orası aslında iki ülke arasında parçalanmış bir bölge. Ve bu Patagonya'nın umurunda bile değil. O kendine olan sarsılmaz inancı, geçirdiği acılar ve zorluklara rağmen güçlü duruşuyla hala gizemli ama tek ve güçlü bir yaşlı adam...
Alt tarafı bir kara parçası demeyin!
CAPE HORN, PATAGONYA'NIN EN HEYECANLI YERİ. İHTİŞAMLI BİR YAMAÇ VE BURASI DÜNYANIN EN UCU! BOTLARLA KIYIYA YANAŞIP 160 BASAMAK ÇIKIYOR, BİR DENİZ FENERİ VE BİR KİLİSEYLE KARŞILAŞIYORSUNUZ.
Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan AKŞAM ve aksam.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.































