 |
|
|
|
Bir 'Dilek' tuttum ki dönemem geri
|
|
|
Röportaj yapmak kolay gibi görünen ama 'Hadi o zaman yap bakalım' dediklerindeyse insanın elini ayağına dolandıran bir hadise. Benim hiç beceremediğim bir hadise üstelik. (Lafı daha ikinci cümlede kendime getirmeyi başardım ya, helal olsun bana!) Artık kanıksamışsınızdır; beceremediğim her türlü duruma bir mazeret uydurmada üzerime yok. 'Mazeret bulma' hastalığı benim zayıf karakterimden kaynaklanıyor çözümleyebildiğim kadarıyla. Bu sendromun dünyadaki adı 'Drama Queen'lik... Yani 'Bakmayın aslında ben böyle olacak adam değildim de, küçükken bir kam-yonun altında kaldım' diyorsanız (ki bu; bir kamyon şoförünün altında kalmak da olabilir) neden 'böyle' olduğunuzun ma-zeretini de hazırlamış oluyorsunuz.
Sıkı durun şimdi 'Neden röportaj yapmayı beceremediğim'in mazeretini söylüyorum: Çünkü röportaj yapacağım kişinin kendimden daha ilginç olması şartı var kafamda (biraz takıntılıyımdır) ve eğer böyle değilse 'Ne konuşayım ki ben onunla, gelsin o benimle konuşsun' olu-yorum. Şimdiye kadar röportaj yaptığım sanatçı sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Aralarında tanışmaktan çok büyük haz aldığım Işıl Yücesoy ve Kirpi (Klarnetçi Bülent Altınbaş) gibi isimler vardı. Özellikle Işıl Hanım'ın ışıltısından nasıl etkilendiğimi daha önce bu sütunlarda dile getirmiştim. (Umarım kesip biriktirenleriniz vardır benim köşemi. Ben biriktiriyorum mesela!)
MAZERETİM VAR ASABİYİM
Röportaj yapmak neden dert olur insanın başına, onu anlatayım. Öncelikle röportaj yapacağınız kişiyle nerede, nasıl, ne zaman buluşacağınızı saptamak, sonra da tam saatinde bunu gerçekleştirmek o kadar güç bir işmiş gibi gelir ki bana, sayfalarca yazsam anlatamam (Neden sayfalarca yazdığımı da açıklamış oluyorum böylece. Çünkü anlatmak istediklerimi 'anlatamadığım'a dair bir takıntım mevzuu bahis). Sonra röportajınızı kaydetmeniz gerekir, bunun için küçük kayıt aletleri vardır gazetelerde. İşte o aletlere mikro kaset bulmak, içlerine pil yetiştirmek o kadar zahmetli işlerdir ki benim için, bilemezsiniz (Çok yazmamın bir nedeni bu işte: 'Kimsenin hiçbir şeyi bilmediğini' sanmak gibi bir takıntım daha mevcut). Hadi kaseti içine yerleştirdiniz, pilleri de tedarik ettiniz diyelim. Röportaj yaparken 'kayıt' düğmesinin açık ya da kapalı olduğunu anlamak öyle zor ki benim için... Mesela Neco'yla yaptığım röportaj sırasında kayıt yaptığını sandığım teybin kendi kendine çalmakla yetindiğini fark ettiğimde neler hissettiğimi size anlatamam. Çünkü anlayamazsınız. Çünkü anlayabilmeniz için bu konularda benim kadar beceriksiz olmanız gerekir ki bu mümkün değil. Röportaj sonrası sanatçıların 'Hayır efendim ben bunları söylemedim, bu adam hepsini k.çından uydurmuş' diye insanın gözünün içine baka baka yalan söylemesiyse ayrı bir mazeret maddesi. Allah'tan benim röportaj yaptığım ve 'İki elin parmaklarını geçmeyen sanatçılar' arasında bu tarz insanlar yoktu.
Bütün bu yazdıklarım aslında 'bir ma-zeret'. Asıl sebepse her zaman olduğu gibi bu işi de beceremiyor oluşum. Soracak soru bulmak, bu sorulara doğru yanıtlar almak öyle kolay işler değildir başta da belirttiğim gibi. Benim röportajlarını büyük zevkle okuduğum ve kesip biriktirdiğim gazeteciler var (Demek ki sizin sandığınız gibi sadece kendi köşem değilmiş biriktirdiklerim). Çok fazla değil ama nerede görsem imzalarını, mutlaka okurum. Bunlardan biri, AKŞAM gazetesi eklerinin editörü Dilek Kaykılar'dır. Bozuk saatin 24 saatte bir doğruyu göstermesine inanıyorsanız şimdi bana da inanmanız gerekiyor. Tamam daha önce aynı gazetede çalışıyor olmamızdan dolayı bazı isimlere kıyak geçmiş olabilirim. Ama Dilek (arkadaşım olmasından dolayı soyadını kullanmıyorum) ile ilgili hiçbir abartı yapmayacağım.
'SAMİMİYSEN KONUŞALIM'
İşin tuhaf yanı şu; AKŞAM gazetesine geldiğim ilk günden itibaren benim 'en çok sevdiğim' arkadaşım Dilek, ama şimdiye dek yazılarımda ondan hiç söz etmediğimi fark ettim. O kadar 'yakınız'dır ki (Masalarımız birbirine bakıyor gazete binasında) çoğu zaman sadece gözlerimizle konuşuruz. Ben 'gayet samimi' bir insan olduğuma insanları inandırmak için taklalar atarım mesela, ama Dilek 'doğuştan samimi' bir insandır. Hayatımda ondan daha 'kendi olan' (kendi 'gibi' olan demiyorum dikkat ederseniz) bir başka insan tanımadım. Bu nedenden dolayı Dilek'in röportajlarının yer aldığı ilk kitabının adının 'Samimiy-sen Konuşalım' olduğunu görünce hiç şaşkınlık yaşamadım: .
Ben daha Dilek'le tanışmadan önce onun bu kitapta yer alan Cem Özer, Kadir Çöpdemir ve Popstar Selçuk röportajlarını okumuş ve saklamıştım. O röportajları yapanın o olduğunu 'samimi' olduktan çok sonra öğrendim hatta. Cem Özer'e 'Şarkıcı Emel'in kızına tecavüz edip etmediği'ni sorabilen kaç gazeteci tanıyorsunuz Allah aşkına. Bundan bir yıl kadar önce o röportajı okuduğumda kalbimden geçen 'Ne müthiş bir gazeteci bu yahu böyle, tanımak isterdim' hissini sizlere (ve hatta kendisine) anlatmaya kalksam inanmazsınız (İnsanların bana 'inan'mayacaklarına dair 'inan'cım her daim sabittir içimde). Ama Allah bu; ne sopasını gösteriyor ne de tılsım çubuğunu. Bir bakıveriyorsunuz kalbinizden geçen, karşınıza çıkıveriyor (Hıncal Uluç'laşıyor muyum ne? Bu arada kitapta Uluç'la da bir röportajı var Dilek'in). Allah'tan başka 'Dilek' mi isteseymişim ne? Ama hiçbir dilek, benim canım arkadaşım Dilek kadar bana iyi gelmezdi ki...
Bu arada; kitap çıkmadan önce ben bu olaydan haberdardım tabii ki. Dilek'e sürpriz olsun diye kitap kapağına tasarımlar bile yapmıştım. Ama benim hayattaki hızımı kaplumbağa soyundan aldığım için ben 'sanat şahaseri'mi yaratana kadar, kitap basıldı da, raflardaki yerini çoktan aldı bile. Ben de hazır köşeme kurulmuşken bu eserimi sizinle ve Dilek'le paylaşmak istedim. Kendisi 15 gündür izinde, tatil yapıyor. Bu nedenle hem bu yazıyı hem de kitabı için yaptığım kapağı gazetede basılı olarak görecek ilk olarak.
Dilerim hoşuna gider canım arkadaşımın...
|
|
|
|
|
|
 |