 |
|
|
|
Ölüler Ülkesi'nde korku tünelleri
|
|
|
Charlie nişan alır, ateş etmeye hazırdır... 'Dur' der Riley...
Bir korku filminde canavar/ yaratık/ yaşayan ölü, adı her neyse ona acıyan, merhamet gösteren ender filmlerden biri 'Land of the Dead'...
'Dur' demiştir Riley bir kere ... Devamını getirir...
'Onlar da bizim gibi gidecek bir yer arıyorlar'...
Bu bir yer, yerleşecek, aç kalmayacak, karnı tok sırtı pek olacak bir yerdir elbette...
Yaşayan Ölüler'den bahsediyoruz, zombi'lerden yani...
Mezarlıklarda yer kalmayınca yeryüzünde yürümeye başlayanlardan... Isırarak 'zombi'liği diğerine aktaranlardan... Film bu ya, olur mu olur dersiniz, külliyen reddedersiniz ya da bir müddet düşünmekle yetinirsiniz...
'Land of the Dead'/ Ölüler Ülkesi, İtalyan asıllı Amerikalı yönetmen George A. Romero'nun 'ölü' temasını dörtlediği, dehşet sahneleriyle dolu korku filmi...
Ölülerin ele geçirdiği kentler...
Onlarla savaşan paralı askerler...
Alışveriş merkezlerini andıran dev bir kuleye sığınan zengin sınıf...
Yoksullar kaderlerine inat başkaldırıyor, neye karşı olduğunu bile bilmeden...
Ölülerin lideri bir siyah... Öğrenmeye azimli, hırslı, diğerlerini ateşleyen bir lider...
Hedefte o kule... Kulede işadamı bir lider, varsayın ABD Başkanı...
...Kule düşecek mi?
İnsanlar mı ölüler mi?
Charlie'nin nişan alıp da Riley'inin engellediği bu ölüler işte...
Beyazperdenin önünde durmuş, ölüler ve insanlar üzerine bir korku filmi izliyoruz...
Yaşadığımızı sanarak... Sanki her şey nefes almakmış gibi... Yaşarmış gibi yaparak...
İçeride dışarıda yoğun bir medya bombardımanına kalkan durarak...
Korku tünelleri... Yaz sıcaklarında ölü transferleri...
Milyon dolarlık gazeteciler, 'Ölüler Ülkesi'nde dün dünde kalır, Dolar'ın yeşili aklını başından alır...
Kadın parfümlü inançlı futbolcular, kör gazeteciler, polemik cambazları...
Hepimizin yüzünde bir Melih Gümüşbıçak gülüşü... Televole'nin Bodrum görüntüleri birden kesilip stüdyoya dönmüş gibi...
Londra'da, bir yalnız adama 8 kurşun sıkan polisler kol geziyor. Bir yanık tenlinin bağrını yakıyorlar. Sonra Blair Cadısı özür diliyor.
Öldür... Özür dile!
Öyle faşistiz öyle faşiztiz ki, esmer görünce her ihtimale karşı vuruyoruz...
Artık dünyaca her bir şeyimiz 'iş' bunu görmüyor musunuz?
Başkan iş, patron iş, gazeteci iş, bakkal, çakkal, çakal...
Kendilerini adam sanan 'iş'ler...
Paranın üstüne, doların yeşiline kurban, yaz üzerine kurtul, 'SENİN ALLAH'IN BU!'...
Hepimiz ölüyüz, yaşıyoruz sanıyoruz...
Henüz tenis oynamayı beceremeseler de en azından reklamlardan Ferrari'li köylüler geçiyor...
Birileri uzaklardan dünyanın değiştiğini fısıldayıp duruyor...
Beyazperdede bir korku filmi böyle şeyler getiriyor benim aklıma...
Aşk, meşk de lazım yabana atmayalım ama...
Hayat da hep bir Louis de Funes, Kemal Sunal, Jerry Lewis kıvamı sürmüyor...
Jennifer Lopez'in yeni aşkını, Angelina'nın Jolie'sini de yazmak istemez mi insan?
Olmuyor!
|
|
|
|
|
|
 |