31 Temmuz 2005 Pazar       




 

Serdar Turgut


 
serdarturgut@superonline.com

Yaşlanmak üzerine

   
 
Yakında ben 50 yaş günümü kutlayacağım. 'Bunda kutlanacak ne var ki' diye sorabilirsiniz, ancak insan ağır bir hastalık geçirdikten sonra ne kadar yaşlanırsa yaşlansın kutlanacak bir şeyler bulmayı başarıyor. Bu yaşlarda insan fark ediyor ki birçok arkadaşımda sağlık sorunları başlamış ve hatta bazıları ile aramızda şöyle bir espri yaptık. Aynı arkadaşlar bundan 20-30 yıl önce bir araya gelseydik ya kadınları ya da içkiyi konuşurduk, şimdi ise sağlık kontrollerimizin sonuçlarını karşılaştırıyoruz. Örneğin en favori konuşma konumuz, hangimizde kötü kolesteronun daha düşük olduğunu araştırmak üzerine kurulu. Benim bu hayattaki mesleksel amacım, kötü kolesterolümün düzeyini Ertuğrul Özkök'ün kolesterolünden düşük tutmaktan ibarettir. Üzülmesin diye henüz ona söylemedim ama sonunda bunu da başarmış durumdayım. Bu eminim ki onu depresyona sokacaktır, mesleki açıdan onun bir adım önüne geçmem fikrine bile katlanamayacaktır.

Ben yaşlandığımı şu işaretlere bakarak hissettim:

1- Kan değerlerimi ezbere bilmeye başladım, hatta sadece kendimin değerlerini değil arkadaşların kan değerlerini ezbere biliyorum ve kafadan karşılaştırma yapabilmeye başladım.

2- Sakin sakin oturup kahve içmek, kaçamak yapmak fikrinden daha fazla heyecan vermeye başladı.

3- Macera anlayışım televizyonda bir kanaldan diğerine geçmekle sınırlı olmaya başladı.

4- Üç yaşındaki oğlum beni dövecek kadar kuvvetlendi.

5- İnsanlar beni oğlumla yan yana görünce 'dedesi misin' diye değil, 'sen dedesinin babası mısın' diye sormaya başladılar.

İşte bu ve buna benzer tüyolar bana yaşlandığımı hatırlatmaya başladı nedense.

Durum böyle olunca, hayata son derece sakin ve ılımlı bakmaya başlıyorsunuz. Hiçbir şey sizi sinirlendiremiyor. Tam sinirlenmeye geçecekken artık yaşlı bir insan olduğunuzu düşünüyorsunuz, 'sinirlenirsem acaba ölür müyüm' diye korkmaya başlıyorsunuz.

Geçenlerde eğlence olsun diye yine check-up'a girdim ve tuhaf bir şey oldu. Kötü kolesterolümün 27 düzeyine düştüğü söylendi bana. Doktor kendisinin o güne kadar hayatında böyle şey görmemiş olduğunu söyledi. Ben de ona '27 düzeyindeki kötü kolesterolün anlamı nedir' diye sordum.

O da böyle bir soruya verilecek üç ana cevap olduğunu söyledi. Bunlar sırasıyla;

1- 'Ertuğrul Özkök ile girişeceğin kolesterol düşüklüğü iddiasını muhakkak kazanacaksın' dedi. 'Buna neden eminsin doktor bey' diye sordum, o da dünyada kolesterolü 27 düzeyine düşmüş başka insanın bugüne kadar keşfedilmediğini söyledi.

2- Şimdi önümde iki opsiyon varmış; ya 350 yaşına kadar yaşayacakmışım ya da yarın ölecekmişim.

Doktorumun bana sunmuş olduğu bu opsiyon, suratıma silinmesi mümkün olmayan bir gülüş oturmasına sebep oldu. Bir insanın bu tür büyük belirsizlikle yaşamını sürdürmeye çalışması hiç de hoş değil. Benim bu konudaki tavrım şöyle: 350 yaşına kadar yaşamak filan istemiyorum. Ama yarın da ölmek istemiyorum. Bu da bence biraz erken olur, bu konuda böylesine ılımlı bir yaklaşım içindeyim. Doktor da bana 'öyleyse biraz kokoreç yemelisin' dedi. Yani anlayacağınız herkesin tersine ben kolesterolümü yükseltmeye çalışıyorum. Vücudum üzerinde bir sürü birbiriyle çelişen taleplerim var. Hem kolesterolüm yükselecek hem tansiyonum hem de şekerim düşecek falan filan... Vücut bu çelişkili ve temelde saçma olan taleplere daha ne kadar dayanabilir bilmiyorum ki.

Sevgili okurlar bu yazımı bilinç akışı taktiğiyle yazmış olduğumu umarım görmüşünüzdür. O yüzden bu yazıda tek bir mantık bile yok. Çünkü benim bilinçaltım manasız ve karmakarışık, haydi başbaş gelecek pazar başka bir bilinç akışı yazısında görüşmek üzere.

Ben mizah yazılarının William Faulkner'iyim, bilmem anlatabiliyor muyum?


 
 

 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir