20 Temmuz 2005 Çarşamba       




 

Demiryolu hattından doğalgaz hattına

   
 
Geçmişte Batılı sömürgeci devletler tarafından ülkemizdeki demiryollarının yapımı sırasında uygulanan 'kilometre teminatı' soygunu, günümüzde aynı devletler tarafından bu defa doğalgaz anlaşmalarında 'al ya da öde' yöntemiyle tekrar uygulanıyor. Ayrıca o yıllarda demiryolu hatlarının 20 km, sağında ve solunda bulunan yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın bedelsiz kullanımının yabancı şirketlere verilmesiyle de dünyada benzeri görülmeyen bir soygun yöntemi uygulanmış; doğal kaynaklarının paylaşımında Batılı demiryolu şirketleri kendilerine düşen payı fazlasıyla alırken Osmanlıların çöküşü de hızlanmıştı.

Zira Osmanlı İmparatorluğu'nda demiryolları inşaatı ile demiryolu işletmesi alanlarına yatırılan sermaye için asıl çekici olan husus, kilometre teminatıdır. Her yıl devlet bütçesine on milyonlarca Osmanlı lirasına mal olan bu ek borç, demiryolları şebekelerinin inşaat ve işletmesinde bir dizi suiistimal ve yolsuzluğu da beraberinde getirir. İmtiyaz sahibi şirketler güzergahı uzatmak ve dolayısıyla kilometre teminatını artırmak için demiryolu hattına gereksiz kavisler çizdirerek hatları uzatır. Şebeke inşaatı tamamlanınca onu verimsiz çalıştırmak imtiyaz sahibinin işine gelir. Çünkü, trafiğin düştüğü bir hattın işletme masrafı da asgariye düşer. Bu aynı zamanda devletin sırtından kazanılan kilometre teminatının azamiye çıkması demektir. Şirket sahipleri için en karlı durum budur. Zira hat çalışsın ya da çalışmasın, Osmanlı hazinesine kilometre başına belli miktar ödeme yükümlülüğü getirilmiştir.

ABD'nin gündeme getirdiği Büyük Ortadoğu Projesi; esasında bu kaynaklardan daha fazla pay kapma yarışından başka bir şey değildir. Geçmişte demiryolu hatlarının inşasında İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya aralarındaki büyük bir mücadeleden sonra paylaşımda anlaşmışlardı. Bugünkü doğalgaz hatlarının yapımında ve satışında ise başta Rusya olmak üzere İtalya, Almanya, Fransa, Japonya ve ABD aralarında yoğun mücadeleler yaşanırken, bu ülkelere ait çok uluslu şirketler aralarındaki çıkar çatışmalarını ve anlaşmazlıkları bir tarafa bırakarak konsorsiyum şeklinde birleşip ülkemizin kaynaklarını kendi aralarında paylaşıyor.

Her şey, Dünya Sağlık Örgütü Başkan Yardımcısı'nın 1980'lerin başlarında zamanın Türk hükümetine 'bu kirlilik devam ederse ülkenizde kısa süre içinde kitlesel ölümler başlayacak' yolundaki sözleri ile başlar. O tarihe kadar doğalgaz fiyatının nasıl belirlendiğini bilmeyen yetkililer, fuel-oil'den daha ucuz bir fiyatla doğalgaz alındığı için büyük başarı kazandıklarını düşündü. 1990'da yapılan tahminlere göre 2010'a doğru Türkiye'de 19 milyar metreküp doğalgaz tüketileceği hesap edilirken; her nasılsa tüketimin daha 1995'te 31 milyar, 1998'de ise 54 milyar metreküpe çıkacağı tahmin edilerek bu oranlar üzerinden görüşmelere başlanır. Uluslararası Enerji Ajansı'nın hazırladığı bir raporda yer aldığı üzere, ihtiyacın çok üzerinde belirlenen bu hayali planlara göre de Rusya, İran, Cezayir ve Nijerya ile doğalgaz alım anlaşmaları imzalanır.

Yine de, henüz altyapı tamamlanmadan, şişirilmiş ihtiyaca göre ilk doğalgaz alımı başlar. Üstelik Türkiye'nin ihtiyaç fazlasını başka ülkelere satması, anlaşmalara göre mümkün değildir. Zengin akarsu ve kömür kaynakları ile çok ucuz hidroelektrik potansiyeline sahip olan ülkemiz; öz kaynaklarına dayalı bu potansiyeli bir tarafa bırakarak 18 Eylül 1984'de SSCB ile yapılan bir anlaşma ile ilk doğalgazı 1987'de alır. Rus doğalgazını ithal eden 19 ülkeden 4. sırada yer alan ülkemiz, Karadeniz'in altından geçen Mavi Akım'ın devreye girmesiyle birlikte, 2. en büyük doğalgaz ithalatçısı durumuna geçer ve böylece, enerji ihtiyacının %90'nını dışarıdan karşılayan enerji şantajına açık ülkelerin başlarında yer alır.

Hem Türkiye'nin satın aldığı doğalgazın % 64,3'ünün elektrik üretiminde kullanılması, hem de ülkemizin su kaynaklarından elektrik üreten santrallarının dahi büyük döviz ödenerek alınan doğalgazla işler hale getirilmesi yolundaki çabalar, stratejik açıdan yapılan hatanın büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

Ülkemiz; Asya, Kafkasya ve Ortadoğu enerji kaynaklarının gerek boğazlar yoluyla deniz geçişinin, gerekse kara geçiş yolu üzerinde olması nedeniyle anahtarı konumunda bulunmaktadır. Dolayısıyla dünya enerji pazarının içerisinde mutlaka bir şekilde yer almaktadır.

Kısacası, Türkiye mevcut konumunun ve potansiyelinin bilinciyle petrol ve doğalgaz pazarlıklarını bir kez daha gözden geçirmeli, doğalgaz bağımlılığından kurtulmak için özellikle hidroelektrik ve termik santrallara önem vermeli; tek bir enerji kaynağına bağımlı kalmayacak biçimde enerji politikasını yeniden belirlemelidir. Ayrıca doğalgaz satan ülkelerin bunu silah olarak kullanmasının önlenmesi için, en az birkaç ay yetecek miktardaki doğalgazın depolanması konusunda ülkenin değişik yerlerinde yeraltı depolama sistemini geliştirmelidir. Avrupa'nın doğalgaz rezervinin önümüzdeki 20-30 yıl içinde tükenecek olması ve gelecek 20 yılda tüketimin en az %70'inin ithalata bağımlı hale geleceğinden dolayı, yakın gelecekte enerji yarışının büyük çatışmalara gebe olacağı gerçeği unutulmamalıdır. Türk şirketleri bu pazardan en büyük payı almak için kişisel ve şirket çıkarlarını bir tarafa bırakıp ülke çıkarlarını öne çıkardıkları takdirde arkasından bireysel ve şirket çıkarları zaten kendiliğinden gelecektir. Yeter ki ülke kaynakları yurtiçinde kalsın ve yurttaşlar arasında eşit, adaletli ve dengeli dağıtılsın. Aksi takdirde bedelini hep birlikte ödediğimiz yüz milyarlarca dolar iç ve dış borca yeni borçlar eklenmeye devam edecektir.

Kudret Ulusoy - Ülke Kaynaklarını İzleme ve Koruma (ÜKİK) Derneği Başkanı




Sayfamızda yayımlanmasını istediğiniz yazılarınızı, mercekalti@aksam.com.tr adresine yollayabilirsiniz.


 
 

 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir