18 Temmuz 2005 Pazartesi       




 

Elif Aktuğ


 
elif.aktug@aksam.com.tr

İnsan ömrü kaç nefestir?

   
 
Huzurlu ortamların yazı yazan insanlara hiç de iyi gelmediği kanaatine vardım. Bir rahatsızlık, bir burkulma, bir sinir bozukluğu derhal leptopun başına geçerek döktürmeme sebep oluyor. Oysa huzur, bu işin en büyük düşmanı.

Sabah kalktım babam kahvaltıyı hazırlamıştı, annem gazetelerini okuyordu ve ikisi de benim uyanmamı bekliyorlardı, heyecanlı ve yerinde duramayan küçük çocuklar gibi. Aralarında fısır fısır konuşuyorlardı 'bırak uyandırma kimbilir ne kadar yorgun' gibisinden.

Çay çok güzeldi, onlarla yediğim domates de, ekmek de...

Havanın poyraza döndüğünü ve denize girmenin zor olacağını konuştular ve kahvaltıdan sonra, adaya gittiler, bana ot almaya.

Gazetelere göz attım, kızacak bir şey bulamadım. Oksijen beynimi uyuşturmuştu, güller mis gibi kokuyordu. Böyle ortamlarda sadece şiir yazılabilir, bilemedin bitmeyecek bir romana başlayabilirsin, uyuz ve kimliksiz kahramanları olan, o kadar (daha önce denemiştim de).

Ne kadınlara ne erkeklere sallayacak halim yok bugün. Merak etmeyin canım, buraya kaçmadan yanımda İstanbul'da kaydettiğim şehir gürültüleri getirdim ki, rahatlıkla havaya girebileyim. Hadi koyalım kaseti teybe, o

* * *


İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı önce trafik canavarı beliriyor mısralarımda, sonra gürültü ve bir hayli egzoz kokusu. Bir kadının suya değmiyor ayakları eğer temizlik yapmıyorsa, işe yetişme korkusu sarıyor bedenimi ve kirleniveriyor beyaz gömleğim henüz işe varamadan.

İstanbul'u dinliyorum; asık suratlı insanların iç dünyaları öyle yoğun ve öfkeli ki, dışarıya taşıyor sessiz sessiz. Kalabalık çaresizlikle yoğruluyor. Otobüs durakları geliyor aklıma ansızın ve ürperiyorum özel arabamla yanlarından geçerken, onlar terli ben eysi'li.

Fark ettiyseniz 'hiciv' ve 'pışpışlama' dallarında da iddiamı sürdürüyorum.

Sonra aklıma Tibet ve muadili mekanlar geldi. Orada oturan ve senelerce düşünen amcalar (hiç teyze yok aralarında bu arada fark ettiniz mi) falan var. Dağın tepesinde oksijen soluyup, 'hımmmm' diyorlar. Onların dediklerini de felsefe belleyip uygulayan ve gelecek yeni emirleri bekleyen mazlum ama zengin şahıslar.

Gizemli ve sessiz kulübelerinde oturup 'hımmmm'layarak, kavuniçi bezlere sarınarak düşünüyorlar. Da, neyi acaba?

Vallah, ben olsam kafayı yerim. Bir hafta sonunu huzurlu geçirdim diye elim ayağım dolandı birbirine.

Ben de ara sıra okurum (evet işte gerçek, okumakta olduğunuz bu şahane kadın aynı zamanda araştıran ve kitap okumaktan gocunmayan bir bireydir); alternatif dinler olsun, inanışlar olsun, bakalım neler var trend inanış olarak diye. Kendimi de son derece gıcık bulurum itiraf edeyim, hemen bir eleştirmek, bir küstahlaşmak, aman bir beğenmemek, bana ne oluyorsa ya. Tom Kruz mesela, 'Sayntolocist' olmuş. Bir de heyecanla, iddiayla konuşmalar yapıyor aklım şaşıyor. Kıskanıyorum da keratayı. Hali hazırdaki inanışlardan kaçan ve hayatı kolaylaştırmaya ve düzene sokmaya çalışan ahlaki kuralları bir köşeye atıp da, 'amanın uzaylılar gelecek hepimizi, (eee nasıl derler se, yok öyle demeyelim) evet hepimizi gebertecek' diye tapınan insanlar var. Özenmiyor da değilim yani, kendimi soyutlayayım toplumdan falan, çıkayım dağlar başına, sen gül topla ben nergizi şeklinde varayım Nirvana'ya. Nirvana'yı ise şöyle açıklıyor bilimsel kaynaklar; 'edilmedik bir kulağının arkası kalanların bu durumu olgunlukla karşılamaya başlaması'...

Benden de bir açıklama gelmesini bekliyorsanız hemen yapayım. Karşı olsam da fazla huzura ve dingin yaşantıya, maalesef iki hidrojen görse sulanan şu oksijen dediğimiz gaz, benim de zihnimi açtı. Bakınız geldiğim noktaya; 'yaşamak yaşamak dediğin nedir ki gülüm' sorusunu, 'insan ömrü' olarak algılayanlar bir de ortalama yapıştırıverirler adamın suratına; 'insan ömrü 70 yıldır' falan diye. Ben çözdüm hayatın sırrını. 'İnsan ömrü kaç yıldır' yanlış bir laftır, 'insan ömrü kaç nefestir' denmesi lazım. Aldığımız nefes sayısı kadar yaşıyoruz aslında, o kadar küçük, o kadar kısa...

Bakınız felsefe yapmak için kafayı kazıtıp, dağ tepelerinde pineklemeye gerek yokmuş, bir hafta sonu tatili nelere kadir...

Tarihte bugün 18 Temmuz 1994

ATV'de çalışırken canım arkadaşım Kenan Onuk bir gün bir çocuğu olursa adını 'Deniz' koyacağını ve hayatta en çok istediği şeyin bu olduğunu söylemişti.


 
 

 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir