 |
|
|
|
'Chat, Sms, Blog' derken, nereye koşuyoruz...
|
|
|
Doludizgin bir yerlere koşuyoruz... Baş döndürücü bir hızla her gün bir yeni teknolojik ürüne imza atılıyor. Buluşlarla, her şey değişime uğruyor. Hayatımızın ritmi başkalaşıyor. Tecrübelerimizin bize kazandırdıkları, kullanmaya kullanmaya unutulup gidiyor.
Düşünsenize; üzerine tığla işlenmiş örtülerin konduğu, zar zor alınmış PTT telefonlarından internete bağlanan telefonlar dönemine geldik. Babalarımız bizim adımıza 'telefona yazılırlardı.' Yani yıllar sonra sıra geldiğinde bir 'alo' diyebilmek ya da başka bir yakınımıza hattı devredebilmek için... Şimdi, ülke genelinde sadece cebimizde taşıdığımız telefonların sayısı 50 milyon adede yaklaşıyor. Telefonlar, 'alo' demenin ötesinde öyle bir dünya sunuyor ki bu kuşağa... Fotoğraf çekilebiliyor, klip kaydı yapılabiliyor, müzik dinlenebiliyor, internete bağlanabiliyor...
'Bunları biliyoruz, tekrar etmenin ne anlamı var?' diye sorabilirsiniz. Söyleyeyim... Bu ara izinliyim ya... Teknolojinin bizlere sunduğu yepyeni dünyanın neye ikame edildiğini düşündüm, tatilin huzur veren salıncağında...
Yemyeşil bir ortamda, kendi ellerimizle diktiğimiz domates, salatalık, çilek ve hatta karpuz fidelerinin adım adım büyüyüp serpilişlerini seyrederken olup bitenlere biraz uzaktan bakma fırsatı bulmuştum geçenlerde.. Dostlarla birarada sohbet etmenin tadı damağımdaydı. O günlerde okuduğum kitaplardan birinde, Amerikalı bir sinema endüstrisi yöneticisinin şu satırları beni çok etkiledi:
'Gelecekte en büyük korkum izolasyon. Şiddetin caddelerimizi sarmasından ve sokağa çıkamayacak olmaktan korkuyorum. Ve o gün sinema salonları olmayacak. Düğmelerin içinde yaşamaya başlayacağız. Çocuklar bir odada, ebeveynler başka bir odada olacak. Evde sinema kalitesine sahip büyük bir ekranın olduğunu düşünün. Kaç insanın evinden çıkıp bir sinema salonunda film izlemek için kent şiddetini yaşamak isteyeceğini bilmiyorum...' (Larry King'in, Paramount'un yöneticisi Sherry Lansing ile yaptığı röportaj)
Teknolojiyle el ele tutuşup koşar adım yürüdüğümüz bu yol, bizleri gerçekten böyle bir hayata mı taşıyacak? Herkes, insanlığın engin okyanusunda kendi adacıklarına doğru mu yol alıyor aslında... Dışımızdaki herkesin 'başkası' olduğu, kendi kabuğundaki insanlar...
Bilim ve teknolojinin hayatımıza kattıklarıyla, götürdüklerini sizler de mutlaka değerlendiriyorsunuzdur. Evde, işte teknolojinin bombardımanı altındayız...
Hiçbir radyo frekansını çekmeyen dağlarda, yaylalarda, küçük bir pilli radyonun sadece TRT'yi size taşıdığını ve unuttuğunuz şarkı ve türküleri kulağınıza fısıldadığını düşünün bir kere... Özlediniz mi böyle şeyleri...
Geleceğe umutla bakabilmek için, herhalde önceliklerimizi iyi sıralamamız gerekiyor. Dinlediğim bir hikayedeki gibi, boş kavanoza önce büyük taşları koymalı, ardından küçükleri, sonra kumu ve suyu... Hangisi önemliyse önce o girmeli hayatınızın sıralamasına... Aile, iş, dostlar... Tersini yaparsanız ve 'yer kalmadı' derseniz, aslında bu sizin tercihinizdir...
Yukarıda sözünü ettiğim kitapta sıkıntı veren satırların yanısıra, insanın içini ferahlatan bir paragraf da vardı. Buna ihtiyacımız olduğu için aktarıyorum:
'Teknolojik olanaklar muhteşem ama herkesin hayatındaki en önemli tek şey bir insanın dostluğudur. Sevecek birini bulun ve yaptığınız şeyi sevin. Dünyadaki teknoloji size hiçbir mutluluk getirmeyecektir.'
Şimdi Temmuz'un ortalarındayız. Önümüzde kaç yaz var kim bilir? Bu mevsimde, törenler yapılır, yola çıkılır. Yoksa tatile, eş-dost düğününe, sünnete, hasta ziyaretine ayıracak zamanınız yok mu? Sizin başka programlarınız mı var? Sinema odanızda film izleyip, chat odalarında görüşme mi yapacaksınız? Neden olmasın... Zaten ileride hepimiz ayrı ayrı odalarda bunu yapıyor olacağımız için ben şimdi Midilli'nin karşısındaki bir köye kaçıyorum... Görüşmek üzere...
|
|
|
|
|
|
 |