17 Temmuz 2005 Pazar       




 

Engin Ardıç


 

Ellili

   
 
Aşırı sıcaktı, aynı buna benzer pis, yapış yapış bir sıcak vardı... Ne zaman mı? 1957 yılının temmuz ayında!... Oysa 1958 yazı daha 'makul' geçti.

Hani insan önceki akşam yediği yemeği hatırlayamazmış da, beş yaşında babasının aldığı oyuncağı hatırlarmış... Moruklayanlar için söylenir...

Azıcık öyle olmaya başladım.

Bütün bu cep telefonu ve kredi kartı reklamları, salak sulak yürüyen toraman oğlanlar, aval aval bakan çaçulalar ve lumpen arabesk böğürtüleri arasından sıyrılıp, 'ellili yıllara' gidip gidip gelir oldum.

Yok canım, hemen aklınıza geliveren şarkıcıları değil, iyice unutulmuş olanları dinliyorum... Gloria Lasso, Michele Arnaud, Andre Claveau falan... Nilla Pizzi, Carla Boni, Katyna Ranieri... Fred Buscaglione'yi bakalım kim hatırlayacak?

O yılların sesini dinleyince (züppeler 'sound' diyorlar), o yılların ne kadar dingin olduğunu hatırlayıp şaşıyorum.

Daha yavaş yaşanıyordu ve ortalıkta da çok daha az insan vardı. Bir cadde üzerinde oturuyorduk ama önümüzden günde beş araba geçerdi. Migros yeni kurulmuştu, dükkanı mükkanı yoktu, 'seyyardı' ve kamyonla getirip bulgur mercimek satardı köşebaşlarında. Eski Yeşilçam filmlerine bakarsanız, Boğaz yollarının ve tepelerinin de bomboş olduğunu görüp şaşacaksınız.

Okula gider gitmez bize İstanbul'un 'bir milyon nüfuslu dev bir şehir' olduğunu, Türkiye'de de toplam yirmi yedi milyon kişinin yaşadığını söylemişlerdi. On üç milyon kişiyle kurulmuş bir cumhuriyet amma da kalabalıklaşmıştı!

Elbette o dönemde bir 'rock and roll' fırtınası da yaşandı ama onu ağabeyler, ablalar yapıyorlardı, biz daha kopildik. Üstelik o zaman çılgın görünen o müzik ve dans, şimdi bakınca ne kadar 'sakin' izlenimi veriyor... Ben 'hoola hoop' çeviriyordum göbeğimde, fakat çemberin çapı da boyumdan büyüktü ha...

Otomobil plakaları ya H harfiyle ya T harfiyle başlardı, üzerinde de 34 değil İstanbul yazardı. T taksi demek, H de hususi.

Evet ya, o zamanlar özel araba yok, 'hususi' vardı. Babam da Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti'nde çalışıyordu. Eve ayda üç yüz lira giriyor, yüz kırk lira ev kirası veriyor, geçinip gidiyorduk. Şimdi düşününce insana Abdülhamid devri gibi geliyor.

Şimdi size 'tramvayda tam bilet yirmi, öğrenci on kuruştu' desem gülecekiniz. Oysa tam benim okula başladığım yıl ünlü 'Adnan Menderes devalüasyonu' patladı, dolar iki yüz seksen kuruştan dokuz liraya fırladı, tramvaya da yüzde yüz zam geldi: Artık tam bilet kırk, 'paso' da yirmi olmuştu. Çok sinirlendim buna.

Radyo saat beş sularında açılırdı! Evet ya, gündüz gözüyle radyo yayını yoktu. Televizyon, birkaç kişide bulunan ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nin haftanın iki üç günü toplam iki üç saat yaptığı kelek yayını alan, ulaşılmaz, erişilmez, düşü bile kurulamaz bir garip aletti.

Varlıklı olmadığımız için bize buzdolabı da, çamaşır makinesi de aynı ulaşılmazlıkta ve erişilmezlikte gelirdi... Yemekleri teldolapta saklıyor, suyu kapının önünden atıyla geçen 'iyisucudan' tenekeyle alıp küpe dolduruyorduk. İstanbul'un göbeğinde oluyordu bu.

Türkiye çok geri, çok ilkel bir memleketti.

Fakat, bugün yerinde aşağı yukarı Gökkafes'in yükseldiği noktada, Güneypark İçkili Aile Gazinosu'nda, soprano Yasemin Esmergül'den, Bizet'nin 'İnci Avcıları' operasından 'Nadir'in aryasını' dinlediğimi de hatırlarım. Babam götürmüştü, o zamanlar memur maaşıyla gazinoya gidilebiliyordu.

Ve gazinoda opera söyleniyordu. Ama bizim salim arkadaşlara sorarsanız da 1950 yılında karşı devrim başlamış!


 
 

Diğer YAZARLAR

 



 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir