10 Temmuz 2005 Pazar       




 

'İran'da gözaltına alındık'

   
 
Linç girişimi, gözaltı, sorgulama... Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından 'İran'da neler oluyor?' sorusuna cevap aramak için çıktığımız seyahat 'Bize neler oldu?' ile son buldu. Masumduk oysa. Tüm isteğimiz sokaklara çıkmak, insanlarla konuşmak, biraz görüntü almaktı. Ama bu o kadar kolay olmadı. Neler mi oldu?

Hapse düşmekten Kuran okuyarak kurtulduk.

Amerikan ajanı olmadığımıza inandırmak için Azeri şivesi taklitleri yaparak Tahran'a olan aşkımızı anlattık.

İran'ın ortasında Kanadalı bir kadın tarafından saldırıya uğradık.

Ve Kültür Bakanlığı'ndan bir daha İran'a sokulmama tehditleri aldık.

Peki biz nerede yanlış yaptık? İşte ayrıntılar...

Uçakta senfoni

İlk gün anlamalıydık. Bir tuhaflık vardı bu işte. İnsanlarda ironik bir duruş, havada alaycı bir koku... Atatürk Havalimanı'na adımımızı atar atmaz 'Tahran uçağı iki saat gecikmeli' anonsunu duyduk. Başlangıç enerjisiyle aldırış etmedik. Saatler süren havaalanı eğlencemizin ardından sabaha karşı bindik aracımıza. Ve uyku hayalleriyle koltuğa oturur oturmaz başladı o gürültü. Motor gürültüsü derken, düşüyoruz, son duaları edelim paniği içinde hareketlenirken bir de baktık, sesin kaynağı yanda oturan adamın burun delikleri. Etraftaki tüm havayı insafsızca tüketmekle kalmıyor, titretiyor etrafı.

Bu başlangıç Tahran günlerinin normal geçmeyeceğinin ipucuydu aslında. Kente varır varmaz Kültür Bakanlığı'ndan basın kartlarımızı aldık. Yalnızca özel yerler için izin kartları gerektiği söylendi. Biz 'Genel yer istiyoruz' dedik. 300 dolara satılan izin kağıtlarından almadık. Meğer... Tahran'da genel yer yokmuş da, bize söylememişler.

Linç girişim

İlk gün, ilk heves aldık elimize kameraları, fotoğraf makinelerini (pardon ekibi tanıtmayı unuttum: Mikrofon ve teypte: Bendeniz, Fotoğrafta: Bülent Tavlı, Kamerada: Adem Keleş-SKY TURK) en işlek caddelerden birinde başladık çekime. Üzerimde kendi ölçülerime göre mutaassıp bir giysi (bol pantolon, yarım kollu gömlek, büyük bir başörtüsü) başladım kameraya konuşmaya. (Bu arada birbirinden alımlı ve makyajlı Tahran kızları rengarenk giyinmişler, caddeyi turluyorlar). Ancak ilk cümleyi söylemeden bir çığlık duydum. Kanadalı olduğunu söyleyen siyahlar içinde bir kadın üzerime doğru gelmeye başladı. Avaz avaz şöyle bağırdığını hatırlıyorum: 'Sen ne yaptığını zannediyorsun? Burası radikal İslam Cumhuriyeti. Senin kıçını görmek istemiyoruz!' Ben daha 'sorun ne', diye soramadan etrafımızdaki kalabalık büyüdü.

Birkaç dakika içinde kendimizi yüzlerce öfkeli gözün arasında bulduk. Polisler Adem ve Bülent'i kollarından tuttuğu gibi sürüklemeye başladılar ve ben tüm bu kargaşada üzerime daha uzun bir giysi almak için kendimi ilk gördüğüm dükkana zor attım. İçerideki tantana ise dışarıdakini aratmıyordu. Bu kez olaya şahit olan üniversite öğrencileri etrafımı sarıp beni yanaklarımdan öpmeye başladılar. Ardından polisler gelip, bizden özür diledi. Ve Tahran'daki ilk günümüzü tarihe böylece kazımış olduk.

Fotoğraf haram

Yukarıdakini sıradan bir fotoğraf sanmayın. Kızları poz vermeleri için tam yarım saat ikna etmeye çalıştık. Çünkü yok edilmek istenen kadın, kendini fotoğrafla yeniden varetmekten korkuyor. Suretini çoğaltmayı haram sayıyor.

Bütün düzen korku üzerine kurulu. Bizden kaçmalarının sebebi de her yerde kol gezen Besici, yani sivil polisler. Yandaki çarşının görüntüsünü aldığımızda da karşımızda Besici'leri bulduk. Engellendik. Özel iznimiz olup olmadığı soruldu ve bu iznin ne olduğu açıklanmadı. Oysa engellenmeseydik birbirinden frapan ve alımlı genç kızları da fotoğraflayacaktık. Ve böylece İran'dan gelen değişim çığlıklarını yansıtacaktık.

Müslüman mısın? Oku Kuran'ı da görelim

İkinci gün kentin daha fakir ve muhafazakar bölümü olan Güney Tahran'a gittik. Gitmez olaydık. Bir buçuk saatlik trafik boğuşmasının ardından hedefe vardık. Ve kamerayı henüz kurmayı bile başaramadan polisler etrafımızı sardı. Apar topar bizi karavan karakollarına götürdüler. On dakika bekledikten sonra Emniyet Müdürlüğü'nde bulduk kendimizi.

İçeri müdür girdi ve ısrarla bizimle Farsça konuşmaya başladı. Yalnızca 'Müslüman' kelimesini anlayarak kafa sallamaya başladık. Bizden Türkiye'deki kimliklerimizi istediler. Müdür benim kimlikteki başı açık fotoğrafımı görünce yüzü gözü değişti. Kimliği önüme fırlattı ve ardından ortaya Kuran çıktı. 'Müslüman mısı

nız? Okuyun da görelim o zaman!' dediler. Ve o anda bir güç bize yardım etti. Aramızda Kuran okumayı bilen tek kişi olan Adem'e geldi ilk sıra. Güzel güzel okudu da yırttık. Ardından Azeri bir özel polis bizi saatlerce sorguladı. Amerika için çalışıp çalışmadığımız sordu. Defalarca 'Tahran çok güzel' cümlesini tekrarlattı. Tam ruhumuzu teslim etmek üzereyken bizi salıverdiler.

Ve tüm bunlar olurken Kültür Bakanlığı'ndan bir görevli beni cepten aradı 'Planınızı öğrenebilir miyiz?' diyerek şoförümüze bir daha bizi İran'a almayacaklarını, çünkü benim yalancı olduğumu söyledi. Problemin 300 doları ödemememiz olduğunu çok geç anladık.

Nagehan Alçı-nagehan.alci@aksam.com.tr


 
 

Diğer GÜNCEL haberler

 



 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir