13 Haziran 2005 Pazartesi       




 

Engin Ardıç


 

Ne aydınlanması yahu?

   
 
Genelgeçer görüş, Türkiye'nin cumhuriyet dönemiyle birlikte bir 'aydınlanma çağına' girdiği şeklindedir. Aydınlanma çağı, on sekizinci yüzyıl Avrupa'sının dine sırtını dönmüş, 'bilimi yeni keşfetmiş' ve bunun keyfine varmış dönemidir ve Fransız Devrimi'yle de artık 'pekiştiği' kabul edilir.

Bu gelişme bir yandan 'bağımsız yazarlar ve feylesoflar' eliyle yürütülmüş (Diderot, D'Alembert, şu bu), bir yandan 'despot ama iyi niyetli ve aydınlanmacı krallar' da görülmüştür (Prusya Kralı Büyük Friedrich)...

Yani ille de bir cumhuriyet fikrine bağlı değildir. Öyle olsaydı, bugün İngiltere dünyanın en geri ülkelerinden biri sayılmalıydı!

Türkiye'nin de Atatürk döneminde böyle bir çağa 'nihayet' adım attığı düşünülmektedir.

Çünkü efendim, işte 'tekkeler ve zaviyeler' kapatılmıştır, falan.

Oysa, İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülen Darülfünun bir Osmanlı kurumuydu ve gerek bu sivil okuldan, gerekse Gülhane'deki Askeri Tıbbiye'den mezun olan doktorlar herhalde üfürükle hasta bakmıyorlar, muska değil de reçete yazmak için rejimin değişmesini beklemiyorlardı!

Bu dönem, günümüzün Neo-İttihatçı'ları tarafından da bir 'asr-ı saadet' gibi algılanır.

O kadar öyledir ki, başta tarih olmak üzere ders kitapları 'kalın kalın' yazılmış, sert kapakla ciltlenmiş ve kaymak kağıda basılmıştır! Gözü kör olası Demokrat Parti, hem artık ciltletmez olmuş bunları, hem de saman kağıda basmış! Oysa İsmet Paşa'nın ders kitapları bambaşkaymış canım...

Atatürk'ün de Yurttaşlık Bilgisi kitabını bizzat kendisi yazdığı söylenir. Afet Hanım'a yazdırdığını söyleyen de vardır. 'Afet Hanım kim?' diye sormayınız, çünkü emekli memurlarla cebelleşmekten bıktım.

Bir devlet başkanının, bir komutanın ders kitabı yazması günümüz Neo-İttihatçı'ları tarafından makbul karşılanmaktadır. Üstelik o tarihte 'her disiplinin ders kitabı kendi uzmanınca kaleme alınır ve yazarda akademik yeterlilik aranır' diyebilecek bir Talim Terbiye Kurulu var mıydı?

Bu dönem, ne yazık ki ilkokullarda 'yavrukurt' örgütünün, liselerde 'beden eğitimi gösterilerinin' dönemidir. Bunlar, hem Almanya'dan, hem İtalya'dan, hem de Sovyetler Birliği'nden esinlenmiş, esinlenmiş ne kelime, doğrudan, bire bir alınıp uygulanmış 'totaliter' muhabbetlerdir.

Tıpkı, Mussolini İtalyası'ndan bire bir tercüme edilmiş eski ceza kanunumuz gibi!

Bu bir aydınlanma çağı değildi.

Çünkü, kaymak kağıda 'Orta Asya'dan göç yolları haritası' basmakla, saman kağıda 'Osmanlı'da toprak onu işleyene aitti' yazmak arasında temelde hiçbir fark yoktur. Her ikisi de bilim dışıdır.

'Güneş-dil teorisi' hangi batı üniversitesinin kapısının önünden geçebilir? Bir Hint-Avrupa dili konuşan fakat 'atalarımız olan Eti Türkleri' lafına hangi batı anfisinde kahkahalarla gülmezler?

Ne tek parti dönemi ne de çok parti dönemi başarabilmiştir 'Türk aydınlanmasını' yaratmayı.

Biri robot yetiştirmiştir, öteki haybeci.

Bir 'Türk rönesansı' doğmamıştır. 'Köylerde tek partinin göz kulağı olacak eğitmen' yetiştiren Köy Enstitüleri, birçok zavallı solcunun sandığı gibi sol mol değil, bal gibi faşist torna tezgahlarıdır. Nitekim, faşistler dünya savaşında yenilince gözden düşmüşlerdir, çünkü artık onlara gerek kalmamıştır.

Bir Türk aydınlanması başarılsaydı, bugün ortalık bilgili, kafalı, özgür ve bağımsız düşünebilen, iyi yetişmiş binlerce ve binlerce aydınla dolardı.

Oysa ben baktığımda cahil, beyinsiz, korkak, pısırık, evet efendimci, salla başını al maaşını 'zombiler' görüyorum. En küçük kanıtı, bu yazıya gelecek küfürler.

Fakat isterseniz bunu da tarihçilere bırakalım ha?


 

 

Diğer YAZARLAR

 



 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir