 |
|
|
|
Kardeşim Selanik
|
|
|
Antikçağ'ın en önemli limanlarından biri olan Selanik o zamanlar şaraplarıyla da anılırmış. Bugün şarapçılıkta adı geçmese bile yine de önemli bir liman kenti olarak adı anılıyor.
Önümüzdeki eylül ayında, İzmir ile Se lanik kardeş şehirler olacaklar. Bu kardeşlik dünden bugüne uzanan bir kardeşlik olacak, içine binlerce yıllık benzerliklerin sığdığı bir kardeşlik. Atatürk'ün annesi Selanikli Zübeyde Hanım bile, ömrünün son günlerini geçirmek için İzmir'i boşuna seçmemişti değil mi?
İki yıl kadar önce Selanik'teki Roma Agorası'nda bir kent meclisi binası bulunmuştu. Geçen yıl da İzmir'deki Agora kazılarında benzeri bir yapıya rastlandı. Bu haberi aldığımda 'kardeşliğin bu kadarı olur' demiştim. Selanik'te Birinci Kordon'da, Bit Pazarı'nda, antik Agora kazılarında şöyle bir dolaşsanız, İzmir ile Selanik'in ne kadar da 'kardeş' şehirler olduğunu hemen anlamak mümkün. Bu tarihsel 'kardeşlik' artık resmiyete dökülüyor. Uzun süren bir çabanın sonucu bu nihayet gerçekleşiyor ve İzmir ile Selanik kardeş şehir oluyorlar. Selanik Belediye Başkanı'nın çağrısını İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu kabul etti ve önümüzdeki eylül ayının ilk günlerinde İzmir'de iki ülkenin dışişleri bakanlarının da katılabileceği bir tören düzenlenecek. Kocaoğlu, ayrıca Selanik Belediye Başkanı'nı İzmir'de ağırlamaya hazırlanıyor.
Belediyelerin imza töreni öncesinde iki kentin insanlarını birbirine yakınlaştırma adına Defne Derneği'nin 'Limanlarda' adıyla düzenlediği etkinliğin Selanik ayağı için gitmiştik bu kez İzmir'e de çok benzeyen bu kente... Selanikli dostlarımız ise 1-2-3 Temmuz'da İzmir'de olacaklar.
Avrupa kültür başkenti
Avrupa Konseyi, Selanik'i 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan etmişti. AB'den avrolar yağmış, kenti gerçek bir kültür kentine dönüştürmüşlerdi. Denizi doldurarak kazandıkları alana devasa bir kültür merkezi yapmışlar. Osmanlı eserlerine özel ilgi gösteriliyor. Bedesten, aynı işlevini yerine getirerek çalışırken, kent merkezindeki Ulucami'nin restorasyonunu belediye üstlenmiş.
Bey Hamamı artık hamam olarak çalışmıyor ama önemli bir turistik esere dönüşmüş durumda. Bugün sizi 500 yıl kadar bir Osmanlı şehri olarak yaşamını sürdüren Selanik'e, görenlerin İzmir'e çok benzettiği Atatürk'ün doğduğu evi de içinde barındıran Selanik'e götürmek istiyorum...
İpsala'dan çıktım yola
İpsala sınır kapımızdan çıktıktan sonra Alexandropolis(Dedeağaç)-Iogumenista Otoyolu'na çıkarsanız 4 saat sonra Yunanistan'ın ikinci büyük kentine ya da 20. yüzyılın başlarındaki Osmanlı İmparatorluğu'nun beş liman şehrinden birine ulaşabilirsiniz. Selanik, Thermai Körfezi'nin kıyısında kurulmuş, hemen yanı başında 1201 metrelik Khortiatis Dağının bulunması, bu kentin İzmir'e benzetilmesinde ilk etken. Körfez , bizim körfeze dağ da Yamanlar Dağı'na çok benziyor. Benzemeyen bir şey varsa, güneşin İzmir'deki mükemmel batışı... Bütün gün İzmir'e benzeteceğiniz Selanik, güneş batarken bambaşka bir şehir olacaktır, çünkü güneş İzmir'deki gibi Karşıyaka'nın üzerinden değil, kentin üzerinden batar ılık yaz günlerinde... Dünyanın en büyük limanları arasında, 1950'lere kadar Selanik de sayılırdı, Yunanistan'ın izlediği denizcilik politikaları sonunda Pire ilk sıraya yükseldi. Pire bugün de Doğu Akdeniz'in en büyük limanı. Selanikliler de hem limanı, hem de liman arkasını çok iyi kullanmayı başardılar bizim tersimize... Liman arkasındaki eski mezbelelikler modern barlara dönüşmüş.
Büyük İskender'in kız kardeşi
Selanik'teki Arkeoloji Müzesi'nde bir heykeli de bulunan Büyük İskender'in kız kardeşi Thesselanoki'den adını alan kentin bir Makedon kenti olarak İ.Ö.316'da kurulduğu söyleniyor. Bizans'tan itibaren hep İstanbul'a bağlı kalmış bir kent. 1430 yılında II. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katılmış ve 1912'ye kadar Osmanlı kenti olarak kalmış. Antikçağ coğrafyasının bu önemli kentinin Arkeoloji Müzesi'nin zenginliği 1999 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak kabul edilmesinde büyük rol oynamıştı. Büyük İskender'in 'işlerinin' üzerine özenle işlendiği bir som altından 'kartera' ya da şarap kazanı ile üzerinde Makedonya Güneşi'nin bulunduğu Phillipos'un 'sandığı', müzenin en ilginç parçaları.
Atatürk'ün evi
Türkiye'den gelenler için en önemli yer kuşku yok ki, geleneksel sivil mimari örneklerinin en iyilerinden biri olarak nitelendirilen, içinde Selanik Başkonsolosluğumuzun da bulunduğu Atatürk'ün 1881'de doğduğu ev. Atatürk Müze Evi bugünkü Selanik'in Aya Dimitriya Mahallesi'nde, Apostolu Pavlu Caddesi üzerinde 75 numarada bulunuyor.
Ata'nın doğduğu, çocukluk ve gençlik günlerinin bir kısmını geçirdiği, İttihat ve Terakki örgütlenirken arkadaşları ile birlikte karar verdiği tarihi ev bugün adıyla müze olarak düzenlenmiş durumda. Eski kayıtlarda bu ev Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi üzerinde. Atatürk Müze Evi, 1870 yılından önce Rodoslu Müderris Hacı Mehmed tarafından yaptırılmış, önce İbrahim Zühdü adlı birisine, daha sonra da yine Selanik halkından Abdullah Ağa ve Eşi Ümmü Gülsüm'e satılmıştır. Bu kayıtlardan anlaşıldığına göre Ev, Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi tarafından inşa ettirilmemiş, sahiplerinden kiralanmıştır.
SON ENGİNARLAR...
Rönesans'ta en çok resmedilen sebze olan enginar, karaciğer rahatsızlığına iyi geliyor
Bugünlerde özellikle semt pazarlarında artık iyice ucuzlamış bir sebze olarak dikkati çeken enginarı bol bol bulmanız mümkün. Biz Egeliler, yılbaşı mönülerinde bile, az da olsa enginarın olmasına özen gösteririz. Asıl bolluk mart ayında başlar , Urla'dan, Çeşme'den özellikle kireçli topraklarda yetişmiş olan enginarlar tezgahlarda boy göstermeye başlar. Enginarın en güzel olduğu zaman ise henüz küçük ve fazla gelişmemiş olduğu nisan ayının 15'i ile mayıs ayının sonlarıdır. Önümüzdeki haftadan itibaren kartlaşmaya başlayacağı için yazdık bu yazıyı. Enginarın kartlaşmışı ve liflenmişi pek de makbul değildir. Şevketi bostanla aynı soydan gelen enginar belki de doğanın en çekici armağanlarından biri. O buğulu rengi, iri, geniş, koruyucu yaprakları, kalınca bir dalın üzerinden çıkan yemyeşil çiçeğiyle o bir tanrıça. Hele de mevsimi geçtiğinde mora dönüşen hali onu albenili bir çiçek de yapıyor.
Enginar ya da botanikteki adıyla 'Cynara scolymus', Akdeniz kökenli bir sebze. Batı ve Orta Akdeniz bölgelerinin yerli bitkisi olan enginar, daha ilk çağlarda Doğu Akdeniz'e götürülerek ekilmiş ve oradan dünyaya yayılmış. Burhan Oğuz'un aktardığına göre, Grek ve Romalılarda çok rağbet gören enginar, Ege, Akdeniz ve Marmara'da yetişmekte. Zeytinyağı girmeyen illere enginarın da girmediğini söyleyen Burhan Oğuz, halk dilinde bu bitkiye verilen bir ad bulunmamasının onun daha çok büyük batı kentlerinde tüketildiğinin delili olduğunu düşünüyor. Antikçağ'daki atalarımız enginarın genç yapraklarını yemeyi tercih ediyorlardı. Anneannemin zeytinyağlı yemeğini yaptığında dişleriyle yapraklarını kemirmesi gibi bir şeydi yaptıkları büyük olasılıkla... Göbekte bulunan etli kısımları yenen çeşidine dair ilk bilgiler yaklaşık 15. yüzyılda Sicilya'ya dayanıyor. Alan Davidson ise onun muhtemelen Kuzey Afrika kökenli olduğunu belirtiyor, 1460'lardan beri İtalya'da tanındığını aktarıyor.
Enginar, tadı kadar görünüşüyle de ilginç bir sebze. Rönesans'ta en çok resmi yapılan sebzedir desek yanlış bir bilgi vermemiş oluruz. Enginar sağlık açısından da çok yararlı bir sebze. Sindirimi ise çok kolaydır. Enginarda bulunan 'sinarin' adlı maddenin karaciğer rahatsızlıklarına karşı etkili olduğu biliniyor.
Enginar çayı mı yemeği mi?
Ayrıca yine sinarin maddesi safra kesesi ve karaciğerde toplanan nikotin, alkol ve yağların atılmasına yardımcı oluyor. Bu nedenle artık eczanelerde 'enginar hapı geldi' yazan broşürler de görebiliyoruz. Elbetteki önerimiz, hapı yerine enginarın kendisini yemeniz; pek de iyi olur. Tarımına başlandıktan sonra enginarın afrodizyak özellikleriyle anılması, onun tüketimini de hayli arttırmış. Bakın İsabel Allende, Afrodit adlı kitabında onun için neler söylüyor: 'Aynı anda pek çok aşk ilişkisi birden yaşayan kimse için, yapraklarını sağa sola dağıtıyor diye 'enginar yürekli' derler. Bu sebze, elle ve ağır ağır yenir; enginarın yapraklarını birer birer soyarak zeytinyağı, limon, tuz ve karabiberden oluşan bir sosun içine daldırıp yemenin ayrı bir törenselliği vardır.'
İçindeki 'sinarin' maddesi sayesinde kolesterolü düşüren enginarın hazmı da çok kolay. İyottan yana zengin olmanın yanısıra çok iyi bir C vitamini kaynağı, bol lif içeriyor, ayrıca potasyum, demir, kalsiyum ve magnezyum gibi minerallerden yönünden de zengin. Onun sadece kendisinden değil, yapraklarından da yararlanıyoruz, özellikle karaciğer ve safra kesesi rahatsızlıklarında önerilen enginar, içerdiği insülin maddesiyle şeker hastalarına da önerilmektedir. Bu etkiler için enginarın körpe yapraklarını kaynatıp içmek mümkün ama o güzelim lezzetinden yararlanmak varken, onu neden çay haline sokalım ki?
Zeytinyağlı Enginar
Malzeme: 8 adet enginar, 2 adet patates, 2 adet havuç, 1 yemek kaşığı un, 1 bardak zeytinyağı, 10 adet arpacık soğan, 8 adet şeker , 2 adet limonun suyu, 4 bardak su, dereotu, tuz
Hazırlanışı: Patatesleri ve havuçları istediğiniz biçimde şekillendirin. Arpacık soğanları soyun. Limonları sıkıp, yarısından limonlu su yapın. Temizlediğiniz enginarları bu suda bekletin. Bir tencerede un ile zeytinyağını 2 dakika karıştırın. İçine patatesleri, havucu, arpacık soğanları, şekeri, kalan limon suyunu ve tuzu atın. 4 bardak su ilave edin. Kaynayınca, enginarları limonlu sudan çıkarın. Sapları yukarı gelecek şekilde tencereye yerleştirin. Tencerenin ağzını tabakla kapatın. Kısık ateşte 60 dakika pişirin. Enginarların soğumasını bekleyin. Servis tabağına sapları alta gelecek şekilde yerleştirin. Kenarlarına ve üstüne sebzelerinden koyun. Dereotuyla süsleyerek servis yapın.
|
|
|
|
|
|
 |