 |
|
|
|
Kıymetini bilmek
|
|
|
Bugün (yani iki gün önce, yani Çarşamba günü) bir iki saat sonra Viyana'da olacağım. Sıradan bir cümle, değil mi? Sizin için ama. Siz bir de bana sorun. Bu cümlenin ne ifade ettiğini.
Bu, artık nicedir 'global köy'denen dünyada bu kadarcık bir mobilitenin, bende nasıl bir kendinden memnuniyet, kendiyle gururlanma, hatta bir zafer sevinci durumuna yol açtığını siz bilemezsiniz.
Tabii yine abarttığımı düşüneceksiniz, ben bunu biliyorum mesela. Ama bu yolculuk tam 24 yıl sonra yapılıyor. 24 koca yılı tamamladıktan sonra. 23'ünü pasaportsuz olarak geçirdiğim 24 yıl.
Askeri darbenin hemen ertesinde, orta ve lise eğitimim nedeniyle, yani Avusturya Lisesi, ilk tercih olarak seçtiğim Viyana'da birkaç ay içinde 11 kişilik bir komün oluşturmuştuk çoğu Türkiye'den gelme sol oryantasyonlu öğrenciler. Evet, tabii biraz kaçıştı, bir firardı bu Viyana'ya geliş.
Güzel günlerim oldu Viyana'da. 80'lerin başı. Nikaragua ile dayanışma gecelerinden Türkiye'deki cuntayı protesto gösterilerine kadar her fırsatı değerlendiriyorduk, kendi ülkemizdeki sorumluluklarımızı yerine getirmemiş olmanın huzursuzluğunu bastırmak, ayıbını örtmek için.
Yakalanan arkadaşlarımızın ağır işkenceden geçtikleri her hallerinden belli fotoğraflarını gördükçe o zamanlar Avrupa'daki galiba tek Türkiye menşeili gazete olan Hürriyet'te, utanç, utancımız büyüyordu.
Ama bir yandan da bir ülken olması başka bir şey işte. O gazetedeki kabus görüntülerine rağmen, hasretten kıvranıyorduk bazılarımız. Türkiye hasretinden. Üstelik bu kadar tanıdığım olan, bu kadar iyi tanıdığım bir ülke olan Avusturya'da.
Ve ille de Türkiye, ille de İstanbul oldu durumu yaza doğru bazılarımızın. Mesela benim.
Bir gün de çıktık yola işte biz iki kişi o 11 kişiden. Geçtik Kapıkule'den mavi berelilerimize doğru. Usul usul.
Sonrası uzun hikaye. Mahkemeler, bu arada askere alınmalar, terhis, küçük çaplı eylemler, yeniden üniversiteye giriş, gözaltı, tutuklanma, 4 yıl cezaevi. Falan filan.
Ama olmadı işte, düzen küçük rötuşlarla aynı düzen, ben biraz daha kararlı, ama biraz yaşlanmış yine ben. Düzen düşmanı ben. İşte zafer duygum bu nedenden.
Bu kendinden memnuniyet hali. Bu gurur.
Çok görmeyin artık bunu da bana. Onca arbededen sonra iyi kötü bir hayat kurdum işte. Lafımı da dinletir, okutur oldum.
Bu yüzden yarın (yani dün), 24 yıl önce içip içip ağladığımız Florianigasse'deki kafemize gidip hem Viyana'ya hem de hayatıma bir daha bakacağım. Hem Viyana'yı hem kendimi seveceğim. Daha o anda bile ama ülkemi özlemiş olacağım. Emin olun. Hepsi bir arada güzel.
Sonra gösteri yaptığımız meydanlara gideceğim. Sloganlar kulağımda olacak. Hala. Aynı heyecanla hatırlayacağım haykırdığımız taleplerimizi. Dünya ne kadar değişti bu geçen yıllar içinde? Hangi talebimiz gerçekleşti? Buna da bakacağım.
Eckertgasse'deki evimizin önünden geçeceğim. Ateşli tartışmalar yaptığımız. Hepimizin sempatisi ayrı fraksiyonaydı.
Viyana'da ben işte böyle dolaşacağım ilkgençliğimin sokaklarında. Viyana'da muzaffer yürüyeceğim yani. Benim mütevazı, bireysel zafer yürüyüşüm olacak bu.
Bugün ben kendi kıymetimi bileceğim.
Hah, bak şimdi oldu işte: Bu cümle daha iyi oldu. Daha kendi halinde bir cümle: 'Kendi kıymetini bilmek.' Çünkü herkesin bir kıymeti, kıymeti harbiyesi olur bu dünyada. Ve herkesinki mütevazı bir kıymettir ama bir yandan da çok yüksek bir kıymettir.
Herkes bir şekilde bir kıymet kazandırmıştır hayatına çünkü kendi gözünde, kendi yakın uzak çevresinde. Bir şekilde. Herkesin kıymetini kendisi ve az çok birileri bilir.
Ben de böyle kıymetlendirdim işte hayatımı.
Hayatla düzeni birbiriyle karıştırmayarak, hayatı düzenden ayrı tutarak, hayatı çok severek, düzenden ise nefret ederek. Hayatla dost ama düzene düşman kalarak.
Bu da işte 23 senelik bir ayrılık getirdi bana Viyana'dan, Viyana'daki ilkgençlik sokaklarımdan, Viyana'da kalmış dostlarımdan.
Eh, artık bu durumda bir 'Sachertorte' yiyebilirim. Kendimi çikolata ile şımartabilirim.
|
|
|
|
|
|
 |