 |
|
|
|
Doğu ile Batı arasında 'Huzur' yok mu?
|
|
|
Geçen hafta AKŞAM'da Ergun Kocabıyık imzasıyla bir yazı dizisi yayımlandı. Dizi, Osmanlı-İslam dünyasında önemli yer tutan; tarikat mı, sapkınlık mı olduğu tartışılan Hurufilikten söz ediyordu.
Dizi boyunca gazeteye birçok telefon geldi, mail trafiği yoğunlaştı. Çünkü birçok okur bugüne kadar Hurufiliğin adını bile duymamış ve -Kocabıyık'ın aktardığı bilgilerden sonra- Kuran'ın şifrelerini çözmeye çalışan bu 'tuhaf' adamlardan çok etkilenmişti. Haksız da değillerdi, çünkü harflerin, sayıların ve gizemli şekillerin peşine takılmış Hurufiler, inançları uğruna yakılmayı, derilerinin yüzülmesini bile göze almıştı.
Hurufilik, Fatih döneminden beri; yani yaklaşık altı asırdır Osmanlı-Türk kültüründe var olan bir yapı. İnanç sistemi de, Da Vinci'nin, Sion Tarikatı'nın ve daha bir dolu şeyin şifresini çözmek için cilt cilt kitap deviren okurun 'trend'iyle bire bir örtüşüyor. Ama Louvre Müzesi'ndeki Da Vinci turlarına katılmak için banka kredisi alıp Fransa'ya giden okur, Hurufiliği merak etmiyor işte. Çünkü o 'bize ait' ve biz, kendimize ait şeylerle ilgilenmeyi sevmiyoruz. Bu, bir kültür meselesi olarak ıskalanan Hurufilikte de böyle, başka birçok alanda da...
Gerçek kendine 'öteki'
gibi bakmak
Belki iddialı olacak ama yine de söylemeli: Türk modernleşmesinin bize getirdiği en büyük dayatma 'gerçek kendimizi 'öteki' saymak'tı. Modernleşme projesi 'geçmiş'in üzerine öyle derin bir sünger çekti, 'gelenek'le olan göbek bağını öylesine ani kesti ki sonunda kendimize 'öteki' gözüyle bakar olduk. Bunu yapmayanlar da ya görmezden gelindi ya da düpedüz aşağılandı. Şimdi birçok aydının yere göğe sığdıramadığı Ahmet Hamdi Tanpınar, -sırf bu 'ikiliği' yaşadığı; Doğu ile Batı arasında sıkıştığı; 'Huzur'daki Mümtaz gibi söylersem 'cennetle cehennemi bir arada yaşadığı- için çağdaşları arasında 'Kırtipil Hamdi' diye anıldı. Çünkü Tanpınar, Doğu ile Batı, gelenekle modern olan arasında düşünen, 'meselesi' olan bir yazardı ve bu da birilerinin canını sıkıyordu.
Süleymaniye ile Akmerkez'i bir arada düşünmek
Türkiye, 'cennetle cehennemi bir arada yaşayan Mümtaz'dan yarım asır sonra, şimdi aynı şeyi yeniden sorguluyor: Geleneksel olanla modern olan bir arada barınabilir mi? Bence bu, cevabı çok zor bir soru değil. Çünkü 'aydın'lık çevre görmezden gelse bile, Türk insanı zaten böyle yaşıyor.
Onlar için İstanbul'dan Sultanahmet'in siluetini çıkardığınızda kent nasıl eksiliyorsa, Akmerkez'i çıkardığınızda da o kadar boş kalıyor. Ve İstanbullu -zaten yıllardır- Süleymaniye'yi de, Akmerkez'i de içselleştirmiş durumda.
Peki, aydınlar bunu neden söylemiyor derseniz: O da işin acıklı yanı. Çünkü aydın olmanın ölçüsü her ne kadar birey olmaktan, herhangi bir yere ait olmamaktan geçse bile, Türkiye'de bu işler 'cemaat'çilikle yürüyor. Birileri kendine çıkar sağlamak için geleneği, öteki modern olanı kullanıyor. Takkeler alınıyor, külahlar veriliyor ama... Artık kel de görünüyor.
Sanırım yakın gelecekte 'gelenekçi'lerin Seyfi Arkan'ı, 'modern'lerin Kemal Tahir'i harcamaya cüret ettiği bir 'kültür iklimi'nde sağlıklı yaşamanın mümkün olmadığı daha iyi anlaşılacak. Zaten biz de o zaman cemaatleri değil, Türkiye'yi konuşuyor olacağız.
|
|
|
|
|
|
 |