 |
|
|
|
Siyasetin ve ekonominin ilkesi, çelişkisi
|
|
|
Almanya'da beklenen oldu. Türkiye'nin AB'deki dağlarına art arda kar yağmaya başladı.
Sosyal Demokratlar iktidarı, büyük olasılıkla sonbahardaki erken seçimde, Hristiyan Demokratlar'a devredecekler. Geçen seçimi Türk oylarıyla 'kıl payı' kazanan Schröder'in partisi, Almanya'daki Türklerin yoğun olarak yaşadığı, kalesi konumundaki Kuzey Ren Vestfalia eyaletinde seçimleri yitirince, erken seçim gündeme geldi. Doğu Almanya kökenli kadın politikacı Angela Merkel liderliğindeki Hristiyan Demokratlar, Almanya'da anketlerin işaret ettiği müstakbel iktidar. Geçen yıl Türkiye ziyaretinde 'İmtiyazlı üyeliğe razı olun, dinimiz, dilimiz, kültürümüz farklı. AB'de yeriniz yok!' mealindeki sözleriyle Ankara'da tepki çeken Merkel'in, Almanya Başbakanı olduğunu düşünün! AB sürecinde Türkiye'nin 'yakınında' görünen Almanya, olası bu iktidar değişikliğiyle 'karşı safa' geçecek. AB'nin 'lider ve lokomotif' ülkesi Almanya'nın yeni Hristiyan Demokrat iktidar ve Başbakan ile Türkiye karşıtları cephesine transferi, ciddi sıkıntı. Sadece Türkiye, Türkiye - AB ilişkileri açısından değil, Almanya'da yaşayan milyonlarca Türk için de sıkıntılı bir dönem başlayacak.
Diğer yandan 'Türkiye'ye imtiyazlı üyelik' saflarının diğer güçlü sesi Fransa'da ve Türkiye karşıtı Hollanda'da hafta sonu yapılacak Anayasa ve genişleme referandumları ilişkileri daha da zora sokacak sonuçlara aday. Anketler, iki ülkede de 'AB'de yeni genişleme projeleri ve yeni üyelere (hasseten Türkiye'nin üyeliği) hayır' oylarını yüzde 50'nin üzerinde gösteriyor. Bulgaristan, Romanya ve 'şip şak üye' Hırvatistan'ın vareste tutulan tam üyeliklerinden sonra, Türkiye ve olası yeni üyeler için 'referandum' içeren düzenlemeler, 'Türkiye'yi imtiyazlı üyelikle AB dışında, ama el altında tutma' yaklaşımları kadar yandaş buluyor.
Türkiye'nin güvendiği İngiltere'de Tony Blair, Irak skandalları nedeniyle kendi derdine düşmüş durumda. Başbakan Erdoğan'ın dünürü, Berlusconi'nin ise 'köprüyü geçene kadar' yüzümüze güldüğüne defalarca tanık olmadık mı? 17 Aralık'taki Brüksel zirvesinde, paltosu omzunda mafyavari - sicilyano tavrıyla, gözümüzün içine baka, baka 'Rumların istediklerini yapın, onlar tam üye, dışarıda kalırsınız sonra' diyerek 'dalga geçmesini' unuttuk mu?
Bütün bu gelişmeler, olasılıklar kaygı verici, onur kırıcı, hayal yıkıcı. Gerçeğe dönersek, övünmek gibi olmasın ama, AB konusunda yıllardır bu köşede yazdıklarımı da teyit edici. Siyasetin ilkesi ve çelişkisi açısından akla takılan şey ise, 'Muhafazakar Demokrat' kimlikli AKP iktidarının, Avrupa'da 'Muhafazakar Demokratlar' yerine Sosyal Demokratlarla daha iyi anlaşması, destek bulması.
AB hiçbir zaman Türkiye'ye karşı samimi olmadı. Sosyal Demokrat, Sosyalist, Liberal, Yeşil, Hristiyan Demokrat, fark etmez. Onun için bir kez daha yineleyelim, dara düşünce, bize bizden başka kimse el vermez, yardım etmez. İçeride beraberlik olmazsa, yüzümüz gülmez.
* * *
Ekonomide de bu böyle. Turkcell'in çoğunluk hissesini almak için 3.1 milyar dolar teklif eden, bir de 'hissedarlara çağrı muafiyeti' dikte ve talep eden Telia Sonera, anlaşma ve müzakere için öngörülen sürenin sonunda Çukurova 'hayır' deyince bozulmuş, kıyameti koparıyor. 'İçerideki birileri' canları yanmış gibi, Sonera'dan daha fazla yaygara kopartıp Sonera'cılık yapıyor! Satış, pazarlık için masaya oturursunuz, anlaşamaz kalkarsınız, satmazsınız. Satacak malınız varsa bunu en iyi, en avantajlı, en yüksek fiyattan satmak istemeniz, hatta şirkette yönetim hakkınızı muhafaza etmenin yollarını aramanız doğal değil mi? Daha iyi fiyat ve koşullar öneren varsa, onu da değerlendirmeniz doğal değil mi? Gima, son ana kadar Koç'a, satılacakken, Fransız Carrefour ve Sabancı, daha iyi teklifle son dakikada devreye girip almadı mı? Hele Turkcell gibi uluslararası bir ulusal markayı satarken on defa daha düşünmek, hem kendin, hem ülken için en avantajlı olanı aramak makul ve mantıklı değil mi? Bütün bu ilkeler, Erdemir - İsdemir için de, Seydişehir Alüminyum için de geçerli. Nerede ise bir il, bir ilçenin 'varlık ve hayat - memat' ölçüsü niteliğindeki, ulusal ekonominin de omurgası konumundaki kuruluşları satarken, sadece parayı - pulu değil, sosyal, toplumsal, ulusal pek çok hesabı yapmak gerekmez mi?
|
|
|
|
|
|
 |