10 Mayıs 2005 Salı       




 




İslam'ın şifre çözücüleri

   
 
Hem Mesih hem Mehdi hem İsa

Fazl'a göre, eğer maddi dünya ortadan kaybolursa manevi, görünmeyen dünya da ortadan kalkar. Cennet ve Cehennem bir fantezi, tatlı ve acı, iyi ve kötü olayların manevi yansımalarıdır. Sonra diye bir şey yoktur, her şey tek bir anda, şimdidedir

Huruf”lerin kurucu önderi Fazlullah'ın hayatıyla ilgili bilgiler açısından önemli sayılan eserlerden birisi olan İstiva-name'ye göre Fazlullah'ın doğum tarihi 1339-1340, kurduğu öğretiyi yaymaya başladığı tarih 1386, öldürülüş tarihi ise 1394'tür. Ancak doğumuna, zuhuruna ve ölümüne ilişkin tarihler muhteliftir. Örneğin, Fazlullah'ın önde gelen halifesi olan Aliyyu'l-åla'ya göre onun ölüm tarihi 1402'dir.

Bir rivayete göre, Fazl'ı tasavvuf yoluna sürükleyen rüzgar, Mevlana'nın bir beytinden esmiştir. İşittiği beytin anlamına nüfuz etmek isteyen genç Fazl'a, bunun ancak ibadet, riyazet, aşk ve cezbeyle mümkün olabileceğini söylerler. Böylece uzun ince tasavvuf yolunda ilerlemeye başlar.

Fazl öğretisini İsfahan'da yaymaya başlamıştır. Gerçekle menkıbenin iç içe geçtiği rivayetlere bakılacak olursa, önce rüya tabirciliğinde şöhret kazanmış, sonra bir mağarada inzivaya çekilmiştir. Bir süre sonra da zuhur zamanının geldiğine

inanıp faaliyetlerine başlamıştır. Öğretisini yedi kişiyle yaymaya başladığını, fikirlerinin kısa zamanda yayılıp arasında beylerin de bulunduğu pek çok taraftar kazandığını, müritlerine 'dervişan-ı helal-hor ü rast-guy,' yani 'helal lokma yiyen ve doğru söz konuşan dervişler' ya da 'Işık' denildiğini biliyoruz.

Fazlullah'a göre, peygamberlik en yüksek kemal derecesinde Hz. Muhammed'de ortaya çıkmıştır ve bu nedenle de o son peygamberdir. Ondan sonra ümmetin vasisi olacak bir imama ihtiyaç duyulmuştur ki o kişi de Hz. Ali'dir ve imamet onunla kemale ermiştir. Ali'nin soyundan gelen on birinci imam Hasanü'l-Asker”'de imamet bitmiş ve Gaybet devri, yani İmam'ın gizleniş devri başlamıştır. Son imam Mehd” ile ise uluhiyyet (tanrılık) devri başlar. Fazlullah'a göre Mehd” kendisidir ve artık başka bir zuhur olmayacağı için ancak kendisine uyularak kemale ulaşılabilir.

Kıyamet koptu

Musevilerin beklediği Mesih, Hıristiyanların gökten ineceğine inandıkları İsa ve Muhammed'in müjdelediği Mehdi odur. Huruf”likte 'İsa'dan başka Mehdi yoktur' hadisine özel bir vurgu yapılır. Işk-name isimli bir yazma eserde İsa'nın gönderiliş sebebi ele alınmaktadır. Kitapta İsa, 'Ben Hakk'ın dinini yıkmak için değil, onu tamamlamak için geldim' der. Ancak İsa göktedir ve Yuhanna İncil'inde (14:16, 15:26) denildiği gibi Allah zamanı gelince yeryüzüne bir Paraklitos (Yun. 'Savunucu'; Yardımcı, Tesellici veya Öğütçü diye de çevrilmiştir) göndereceğini söylemiştir. Işk-name'ye göre bu teselli edici, Ruhu'l-Kudüs/Gerçeğin Gücü, yani Tanrı'nın elçisi Muhammed'dir. Buradaki spekülasyon Kuran'ın şu ayetinden kaynaklanmaktadır: 'Meryemoğlu İsa'nın da şöyle dediğini hatırla: 'Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim' (61:6). Buna göre, Muhammed, yani Ahmed kelimesinin anlamı 'çok övülen'dir ve paraklitos kelimesinin bozulmuş biçimi olan Yunanca periklitos, åramice Mavhamana (Muhammed) kelimesinin çevirisidir.

Fazl'a göre Müslümanlar, Museviler ve Hıristiyanlar birdir. Kıyamet kopmuş, zamanın sonu gelmiş, dünya ahiret olmuştur. Ancak anlaşıldığı kadarıyla ötedünyanın olup olmadığı, ruhun ölümden sonra da kalıp kalmadığı, teklifin (namaz, oruç gibi şer'” zorunlulukların) kalkıp kalkmadığı konularında farklı görüşler vardır. Ancak Abdülbaki Gölpınarlı Huruf”lerin şeriata uyma konusundaki sözlerine aldanmamak gerektiğini söyler; bunun bir takiyyeden ibaret olduğu görüşündedir.

Fazl'ın bir isyancı olarak rolü, dinsel ve mistik düşüncenin, toplumsal ve siyasal bir eylem içinde nasıl yorumlanması gerektiğini göstermek olmuştur. Ona göre, eğer maddi dünya ortadan kaybolursa manevi, görünmeyen dünya da ortadan kalkar. Cennet ve Cehennem bir fantezi, tatlı ve acı, iyi ve kötü olayların manevi yansımalarıdır. Sonra diye bir şey yoktur, her şey tek bir anda, şimdidedir.

Miran Şah Nefreti

Fazlullah'ın huruf”liğinin öncelikle Azerbaycan'da, Orta Asya'da Çağatay Türkleri ve Arap olmayan öbür uluslar arasında birçok taraftarı olmuştur. Bütün büyük sufilere atfedilen firasete o da sahipti. Hapsedildiği Alıncak Kalesi'ndeyken, yakında öleceğini haber veren bir rüya görmüştür. Menkıbe odur ki, Kuran'da sayılan 'mugayyebat-ı hams'ı, yani 'bilinmeyen beş şey'i (kıyamet kopacağı zamanı, yağmurun yağacağı zamanı, ana rahminde olanları, yarın ne olacağını, insanın nerede öleceğini) bildiği için kendi ölüm saatini, kaatilini, onun fiziksel özelliklerini, adını sanını, soyunu sopunu, öldürüleceği şehri, öldürüleceği kılıcın kınının kırmızı rengini ve üzerinde Ayete'l-Kürsi'nin yazdığını önceden söylemiştir.

Timur'un oğlu Miran Şah'ın buyruğu ile tutuklanır ve küfürde bulunmak suçuyla 1394'te Tebriz'de idam edilir. Cesedi, sürüklenerek sokaklarda dolaştırılır. Miran Şah gaddarlıklarıyla tanınan bir hükümdardır. Örneğin aralarında İran'ın ilk tarihçisi vezir Reşideddin'in de bulunduğu bazı kişilerin kemiklerini, Allah'ı inkar ettiklerini bahane ederek mezardan çıkarttırmıştır. Timur'un koruduğu kişileri, kadıları, hatta peygamber sülalesinden gelen bir Arap emirini idam ettirmiştir. Tarihçi Jean-Paul Roux'ya göre Miran Şah resmen delidir. Huruf”lerin Miran Şah'a nefreti öylesine derindir ki, ibadetleri arasında Miran Şah'la, yani Şeytan'la özdeşleştirdikleri Sancariye Kalesi'ni taşlamak vardır.

Huruf”lik, yönetimlerin 'sapkınlık'la suçlayıp zulmettiği mezheplerden biri olmuştur. Fazlullah'ın katlinden sonra, bu inanç baskıya uğradı. Huruf” Ahmed Lor, 1427'de Şahruh'a suikast girişiminde bulundu ve öldürüldü. Ayrıca onunla bağlantısı olduğu düşünülen kişiler, ki bunlardan birisi de Fazl'ın kız kardeşinin oğludur. Daha sonraki bir tarihte Fazl'ın kızı bir Huruf”yle birlikte ayaklanma başlatmış ve yaklaşık beş yüz kişiyle birlikte öldürülmüşlerdir. İran'da tepkiler alan Huruf”ler Anadolu'ya ve Rumeli'ye göç ettiler. Bu inancın Osmanlı topraklarında yayılmasında Aliyyu'l-åla'nın (ölm. 1419) payı olduğu söylenir. XV. yüzyılın başlarında bir Bektaş” tekkesine yerleşmiş ve Huruf”liği Bektaşilik adı altında yaymaya başlamıştır. Ancak Gölpınarlı, M”r Şer”f'in ve şair Nesim”'nin bu işte daha büyük pay sahibi olduklarını iddia eder. Anadolu kısa zaman içinde Huruf”liğin merkezi haline gelmiştir. Hareketin yoğunlaştığı merkezler Ergirikasrı (Arnavutluk), İskenderiye, Akçahisar, İstanbul, Eskişehir, Sivas, Tire, Filibe, Varna kentleridir.

Edirne&deki haçlı korkusu

Anadolu'da etkinlik gösteren Huruf”ler, dönemin yöneticilerini bu yeni mezhebe çekmeye çalışmışlardır. 1444'e gelindiğinde, Osmanlı başkenti Edirne'de neredeyse sayısız taraftar toplamışlardır; öyle ki, İranlı bir da'i, yani propagandacı sarayda önemli bir etkiye sahip olmuştur. Huruf”lerin İsa'ya ve Hıristiyanlığa bakışı, Batı'da onların Hıristiyan misyonerleri olduğu yolunda dedikodulara neden olmuştur. Bu yüzden, Edirne'yi bir haçlı korkusu almıştır. Ancak bu söylentilerin belli bir amaca yönelik olarak çıkarıldığı şuradan bellidir ki, kısa bir süre sonra halk arasında bir karışıklık başlamış ve Sünni ulema da keskin bir şekilde duruma tepki göstermiştir. Sonuç olarak İranlı da'i yakılmış ve taraftarlarının birçoğunun dili kesilmiştir.

Mülhit, yani dinsiz olarak kabul edilen Huruf”lere yapılan şiddetli zulüm, II. Bayezid'e karşı düzenlenen suikasttan (1492) sonra hızla artarak XV. ve XVI. yüzyıllarda da devam etti. Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık'ın aktardığına göre, Osmanlı belgeleri, 1576'da bile Bulgaristan'ın Filibe şehri civarındaki köylerde, bir Huruf” grubun toplu olarak kılıçtan geçirildiğini göstermektedir. Hareket, Bedreddünlüler ve Kızılbaş-Bektaşilerle birleşmiş ve Bektaşi düşüncesinde güçlü bir Huruf” etkisine yol açmıştır.

İslamda şeriat dışı sayılan hareketlere belli bir hoş görü gösterilmiştir, ta ki toplumsal ve siyasal düzen için açıkça bir tehdit halini alana kadar. 1460'ta, dönemin padişahı Fatih'in Huruf” eğilimlerini, Sadrazam Mahmud Paşa'nın (ki kendisi bir Hıristiyan dönmesi olduğu halde koyu bir dindardır. Menkıbevi tarihte ondan veli diye söz edilir. Huruf”lerin yakalanıp yakılmasında etkin bir rol üstlenmiştir) şikayetleri üzerine Molla Fahredd”n-i Acem” -ki Bedreddin'in davasında da en saldırgan suçlayıcıların başında geliyordu- nüfuzunu kullanarak Huruf” lider Fazl Tebriz”'nin Edirne'de müderrisi bulunduğu Üçşerefeli Camiin (o zamanki adıyla Yeni Cami) önünde diri diri yakılarak öldürülmesini sağlamıştır.

Ateşe müftü attı

Tarihçi Taşköprülüzade Şakaik-i Numaniyye'sinde olayı şöyle aktarıyor:'O sapığın içindeki dinsizlik ve sapıklık ateşi, gerçek olarak tutuştu, ağzından dışarıya çıktı. Onun değersiz bedeni, cehennem ateşi ile tutuşup yandı. Kendi yaydığı kara dumandan, kendi pis yüzü dünyada ve ahirette kara oldu.' Bu anlatım, dönemin Sünni iktidarının Huruf”lere karşı duyduğu nefret ve öfkeyi çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir. Nitekim bu öfke, o denli büyüktür ki, Tebriz”'yi ateşe bizzat sarayın en önde gelen müftüsü atmış ve ateşi yükseltmek için bizzat çaba sarf etmiş, hatta ateşi üflerken mübarek sakalı bile tutuşmuştur. Şiddetin seviyesi öylesine yüksektir ki, iktidarın gücünü sergileyen müftüyü bir cellada dönüştürmüştür.

Yarın: Öğretinin temelleri

Ergun KOCABIYIK


 
 


 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir