 |
|
|
|
Yamyamların istilası
|
|
|
Görülmemiş garip sapkınlıkların yaşandığı, televizyon programlarının katliamlara vesile olduğu, birbiriyle her daim kavgalı insanların kendileriyle bile barışık olmadan yaşadıkları, genç kızların törelere kurban verildiği bir 'Yamyam Ülkesi' olup çıktık.
Bu hafta 'Cursed' adlı filmi gösterime giren Wes Craven, 1972 yılında izlenmesi zor bir filmle kariyerine başlamıştı. 'The Last House on the Left' büyük tartışmalara neden olup bazı çevrelerce lanetlendi. Banliyöye taşınarak şiddetten uzak kalacağını düşünen orta sınıf bir Amerikan ailesinin kızı, kız arkadaşıyla birlikte şehire iner. Kızlar, orada tanıştıkları kızlı erkekli birkaç hippi tarafından kaçırılır. Ormanda akıl almadık tecavüzlere uğrarlar. Cinsel ilişkiye zorlanır, bıçaklanırlar ve türlü iğrençlikler... Serseriler kızların uzun süren ölümünü zevkle izledikten sonra yolda bir ev görüp misafir olurlar. Tesadüfe bakın ki o ev, öldürülen orta sınıf ailenin kızının evidir. Bunu farkeden anne ve baba, kızlarının öcünü daha vahşice alır. Anne, serserilerden birini kandırıp oral seks yaparken penisini koparır, baba diğerlerini hızarla parçalara böler. Yönetmen, şiddetin boyutlarını tüm çıplaklığıyla verirken, kutsal aile kavramını tepetaklak etmiştir. Hangisi daha korkunçtur? Birkaç serserinin saldırısı mı, yoksa inançlı ve mazbut bir ailenin karşı-saldırısı mı?
'The Last House on the Left', gösterildiği yıllarda 'snuff' dedikodularına hedef olmuştu. Yani filmin bir mizansen olmadığı, gerçek görüntülerin kaydedilmesiyle oluştuğu iddia edilmiş, hatta bu konuda dava da açılmıştı.
Bundan 8 yıl sonra, Ruggero Donato denen sıradan İtalyan yönetmen, Afrika'da kabileleri inceleyen bir grup araştırmacı gencin izleyende dehşet ve tiksinti uyandıran deneyimlerini anlattığı 'Cannibal Holocaust' ile yine gerçeklik sınırı tartışılan bir film yaptı. Gençler Afika'daki ilkel kabilelerin tecavüzüne uğrayıp canlı canlı yeniyordu. Yerliler, inceleme yapan gruptan bir genç kadını vajinasından ayırıp parçalıyor, kimilerini kazığa oturtuyor, ortaya yine izlenmesi zor, 'lanetli' bir film çıkıyordu.
Geride bıraktığımız hafta yaşanan korkunç bir olay, bu iki filmi anımsamama neden oldu. Sözünü ettiğim iki film de gösterimi sırasında tüm dünyada sorun yaşadı, yasaklandı. Ancak Diyarbakır'da hafta içinde medyaya yansıyan aşağılık vahşeti hiçbir görsel sanat kolay tasvir edemez.
Henüz 15 yaşındaki genç kız, kendisine tecavüz eden kişiyle evlendiriliyor. Kişilik ve insanlıktan nasiplenmemiş bu kişi, huylu huyundan vazgeçmez misali bir süre sonra 7 yaşında bir erkek çocuğuna da tecavüz edip hapsi boyluyor. Genç kızın çilesi burada bitmiyor. Çok geziyor (!) iddiasıyla kayınpederi ve kayınbiraderleri tarafından elleri ayakları bağlanıyor, türlü işkencelerden sonra burnu kesilerek bırakılıyor.
Söyler misiniz hangi sinema filmi bu 'yamyamlığı' perdeye aktarabilir? Aslına bakarsanız mafyaya, hapishaneye kafayı takmış Türk Sineması için çok farklı bir deneyim olabilirdi. Sayısı bol, içeriği birbirinin aynı bir dolu sıra işine, kırmızı halı üzerinde bol selülitli çıplak et gösterisi galaların kucak açtığı magazin dünyası içinde soğuk bir duş olurdu bu tür bir film. Bireysel ve toplumsal fobilerin bu denli etkili olmuş bir ülke sinemasının korku türü ya da radikal bir takım denemelere uzak kalması şaşırtıcı. Görülmemiş garip sapkınlıkların yaşandığı, televizyon programlarının katliamlara vesile olduğu, birbiriyle her daim kavgalı insanların kendileriyle bile barışık olmadan yaşadıkları, genç kızların törelere kurban verildiği bir 'Yamyam Ülkesi' olup çıktık. Biri çıkıp filmimizi yapsa da Frankeinstein, mumya, ya da kurt adam hikayeleri yanımızda yaya kalsa...
Haydi tartışaduralım şimdi... Avrupa Birliği'ydi, Anayasa Mahkemesi'ydi, milliyetçilikti, Fener'in şampiyonluğuydu... Her geçen gün Frankeinstein, kurt adam, vampir saldırıları artıyor. Karanlık bir sinema salonunda kulaksız, burunsuz, dilsiz, ağır yaralı kan kaybediyoruz.
EN İYİ ANNE
Bugün Anneler Günü! 'Cennet, annelerin ayaklarının altındadır' ya da 'Anneler melektir' sloganlarını çokça duyacağınız bir gün. Peki ya kadınlar? Dayak yiyen, işkence gören kadınlar? 'Aile psikopat meclisi' kararıyla hayatına son verilenler? Anne olmayan, olamayanları da unutmayın, hiç olmazsa senede bir gün...
Her anne melek mi? Norman Bates'in annesini kim sever? 'Sapık'ı çeken Alfred Hitchcock dışında hiç kimse! Bates'in ki şüphesiz gereğinden fazla bir anne düşkünlüğüydü. Evlenmeyip, annesinin dizinden ayrılmayan her erkeği töhmet altında bırakacak filmdi. Ya Mrs. Robinson? Mike Nichols 1967 tarihli bu başyapıtında genç Dustin Hoffman'ı hayata hazırlayan o alımlı anneyi kim unutabilir? Elbette o da kötü anneler listesinde...
Sinemada gördüklerini bir kenara bırakın! En iyi anne sizinkisi!
|
|
|
|
|
|
 |