 |
|
|
|
KKTC'yi Türkiye'ye boğduracaklar
|
|
|
İktidar, uluslararası Londra-Zürih Antlaşmaları'nın, 'Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan'ın birlikte üye olmadığı herhangi bir birliğe katılamaz' hükmüne rağmen, Türkiye, üye olmadan Rum kesiminin AB'ye alınmasına izin verdi. KKTC ve Türkiye'nin aleyhine olduğunu bile bile çözüm istediğini ispatlama uğruna Annan Planı'nı kabul etti. Nihayet, 1 Kasım 2004 itibariyle 'tanımadığı' Rum kesimini Gümrük Birliği'ne dahil ederek fiilen tanımanın yolunu açtı.
Şimdi ise, Türkiye-AB Ankara Ortaklık Antlaşması kapsamına Rumların dahil edilip, hava sahası ve limanları açmamız isteniyor.
Erdoğan ve Gül, bunun kesinlikle olmayacağını söylüyorlar. Öte yandan da 'Gümrük Birliği kapsamına aldık. Artık bizden başka adım beklenmesin' dendiği halde, Ankara Antlaşması ile ilgili protokol parafe ediliyor. Rumlarla Gümrük Birliği'ni başlattığımız halde özellikle Ankara Antlaşması için bu ısrarın sebebi ve bunun neyi değiştireceği sorulmuyor. AB, paraf için 'ilk adım' dediğine göre, arkası ve bir son adım da vardır.
Bunların neler olabileceğine tek tek bakalım.
Ankara Antlaşması, sadece Gümrük Birliği'ni değil, Türkiye'nin AB ve üye ülkelerle tüm hususlarda 'ortaklığını' öngörüyor. Amaç sadece söylendiği gibi Gümrük Birliği olsa, Rumlarla ticareti başlatmamızın yeterli görülüp, bu Antlaşma için zorlanmamamız gerekirdi. Ama gerçek niyet Rumlarla da her anlamda ortaklık kurmamız olduğundan, imzadan sonra sıra, hava sahası ve limanlarımızı, diğer AB üyeleri gibi Rumlara da açmamıza gelecek. AB, daha 2001'den beri ve Rum kesimi üye değilken, 'Kıbrıs'ın ticaretinde kullanılan gemiler ile Kıbrıs bandıralı gemiler üzerindeki kısıtlamaları kaldırmamızı' istiyor. Ortaklık Anlaşması imzalandıktan sonra bu talebin, hukuki mesnede kavuşacağı açık.
İmzalayacağımız Anlaşmaya göre, 'Akit tarafların, bu anlaşmadan doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi için her türlü genel ve özel tedbiri alması' gerekiyor. Ayrıca uygulama ve yorumla ilgili ihtilafların, Ortaklık Konseyi ya da Adalet Divanı'na götürülmesine imkan veriyor. Alınacak karar veya hükümlere uyulması ise mecburi. Bu durumda imza atıldıktan sonra Rum kesimi, 'ortaklığın' gereklerini yerine getirmediğimiz iddiasıyla sözkonusu organlardan aleyhimize karar çıkartma imkanına da kavuşacak.
Ve bu noktada KKTC'nin, resmen Türkiye'nin eliyle boğdurulması süreci başlayacak. Nasıl mı?
Gümrük Birliği Anlaşması'na göre Türkiye, dış ticaret rejiminde tümüyle AB'nin kurallarına tabi. Bu, üçüncü ülkeler denilen, AB'ye üye olmayan ülkelerle ilişkilerimizde de geçerli. Türkiye'nin geçen yıl KKTC ile imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması'nı, AB'nin itirazı üzerine rafa kaldırmasının sebebi de bu. Daha Rum kesimi ile Gümrük Birliği ya da ortaklık ilişkisine girmeden, AB'nin dediğini yaptığımıza göre, tüm Kıbrıs'ın yasal temsilcisi olduğu iddiasındaki Rumlarla bu anlaşmayı imzaladığımız takdirde, KKTC ile değil Gümrük Birliği, Rumların izni olmadan en küçük bir ticari ilişki dahi kuramayacak hale geleceğiz.
Hepsinden önemlisi KKTC'ye uygulanan haksız-hukuksuz ambargoyu kabul edeceğiz.
Bilindiği gibi Rum kesiminin 1963'ten beri Kıbrıs Türklerine uyguladığı ambargoları, 1994'te Avrupa Adalet Divanı da onayladı. Buna göre, KKTC ile ithalat ve ihracatta 'Kıbrıs Cumhuriyeti' yani Rum kesiminin izni gerekiyor. Oysa tüm bunlar öncelikle AB ile Rum kesimi arasında 1973'te imzalanan Ortaklık Anlaşması'nın, 'AB'nin Kıbrıs'taki iki toplum arasında hiçbir ayırım yapmayacağını' öngören 5. maddesine aykırı.
Antlaşmayı imzalayıp, 'ortaklık şartlarına uymayı taahhüt ettikten' sonra KKTC ile ticari ilişkimizi sürdürdüğümüz takdirde, önümüze en önce Adalet Divanı'nın bu kararı konacak. Açıkçası Türkiye'nin de, Rum kesiminden izin alması istenecek. Yıllardır KKTC'yi ekonomik ambargolarla köşeye sıkıştırıp, teslim alma politikası izleyen ama anavatanın desteği yüzünden amacına ulaşamayan Rumların, iş bu noktaya gelmişken, Türkiye'ye izin vermesi mümkün mü? Bu durumda da 'Birinci önceliğimiz AB' diyen bir Türkiye'nin, KKTC'ye ambargo uygulayan ülkeler kervanına katılması mukadder olacak.
Dışişleri Bakanı Gül'ün, Tayvan modeli üzerinde durduklarını, muhataplarının da Yunanistan olduğunu söylediği öne sürülüyor.
AB'nin üyesi bir ülkeye üçüncü ülke muamelesi yapamayacağımız, gerek müzakerelere başlamak, gerekse bunu sürdürmek için alınan kararlara uyacağımız ve Ankara Antlaşması ile Rumları fiilen değil, hukuken de 'ortak' kabul edeceğimiz ortadayken, Tayvan modeli işleyebilir mi? Muhatabımızın Yunanistan değil sadece Rum kesimi ve AB olduğu ise bugünden belli değil mi?
İşte 'protokolü imzalayacağız ama tanımayacağız' tartışmalarının ardındaki gerçekler. Ekonomik adımların beraberinde gelecek siyasi adımlar zaten biliniyor. KKTC'nin korsan devlet, Türkiye'nin 'işgalci' olduğunun kabulü, askerlerimizin tümüyle çekilmesi, yerleşiklerin Türkiye'ye dönmesi gibi koca bir girdap... Lozan'dan sonra ilk defa vatan toprağının kaybedilmesi, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklüğünün Akdeniz'den çıkarılması. Ve Kıbrıs'ın da 'Elenleşmesi' ile Türk'ün Anadolu'ya hapsi...
Karşımızdakilerin 'tek model çözümü' bu. O halde, o imza atılmamalı!..
Sadi Somuncuoğlu
|
|
|
|
|
|
 |