Enflasyon hızı epey düşürüldü, kriz atlatıldı, bu kadar aşırı değerli bir parayla ihracatın batması gerekirken gene de iyi kötü yürüyor, ekonomi yeniden büyüme sürecine girdi, fakat bu olumlu gelişmeler halka yeterince yansıtılamıyor, yatırıma dönüştürülemiyor, çok kişi 'ben ne anladım bu işten' diyor, falan filan. Bunları bilmeyen yok.
Benim ilgimi de 'alternatifçiler' çekiyor. 'Bu hükümet gitsin' diyenler, atıp tutanlar. İsterseniz 'ulusalcılar' da diyebiliriz kabaca. Avrupa Birliği'ne girmek istemeyenler, Amerika'dan hoşlanmayanlar, IMF'ye kafa tutanlar. Kemalist endişeler taşıyanlar.
Tut ki iktidara geldiler, 'farklı' ne yapacaklarını çok merak ediyorum.
Gerçi bir ara 'dolar yasaklansın' sloganını atarak bu alanda bir ipucu verdiler ama... Kambiyo rejimini eski haline döndürüp ekonomiyi bir anda nasıl altüst edebileceklerini hissettirdiler.
İç kamu borçlarında 'konsolidasyona' gidecekler, yani 'yaz tahtaya al haftaya' yaklaşımıyla hepsini erteleyecekler ve bunun kaç işvereni bir anda batıracağını, kaç işçiyi aç bırakacağını, kaç 'rantiyeyi' kaçıracağını düşünmüyorlar. Peki.
Fakat dış kamu borçlarını ne yapacaklar? 'Moratoryum' mu ilan edecekler?
Yani 'ödemiyoruz' diyecekler, Türkiye'nin iflasını isteyecekler de iflas masası mı kurulacak? Bu masa, bileceksiniz, 1881 yılında kurulmuş ve imparatorluğun ödeyemediği dış borçlarına karşılık kamu gelirlerine doğrudan el koyan, alacağını bu şekilde peyderpey fakat doğrudan tahsil eden Düyun-u Umumiye İdaresi, yani 'Genel Borçlar Yönetimi' adıyla bir kurum oluşturulmuştu.
Binası da, sonradan İstanbul Erkek Lisesi olmuştur ha...
Asıl tasfiye de 1923 yılında yapıldı ve borçların, imparatorluktan ayrılan ülkelere düşen payını reddedip kendimize düşen kısmını tıkır tıkır ödedik. Ödeme, 1954 yılında sona erdi. Ben doğduğumda Osmanlı borcu ödüyordum, evet, ben ödüyordum, çünkü devlet o parayı babama maaş olarak verip bana daha çok süt almasını sağlayamıyordu. Süt param, mama param, zıbın param, oyuncak param dışarı gidiyordu.
Borçları da alacakları da bir çırpıda reddetmek, ancak çok radikal bir rejim değişikliğiyle, bir devrimle mümkündür.
Lenin'in 1917 yılında yaptığı gibi.
Bu da büyük belaları, belki Amerika'yla savaşı bile göze almayı gerektirir. Lenin'in 1918, 1919 ve 1920 yıllarında yaptığı gibi. 'Metal Fırtına' asıl o zaman gerçek olur.
Canım ille komünist olmak zorunda da değil bu yönetim, fakat ben bugün ortalıkta 'hükümet gitsin de ben geleyim' deyip de bunu yapacak bir babayiğit göremiyorum.
Ama atıp tutmak kolaydır.
Belki de Deniz Baykal içlerinde en gerçekçi olanı; çünkü iktidara asla gelemeyeceğini, eskaza gelse de hiçbir farklı politika uygulayamayacağını çok iyi biliyor ve onun için 'ana muhalefet liderliği' oyuncağıyla oyalanmakla yetiniyor!
Ötekiler, hiç kusura bakmasınlar, siyasi anlamda 'haybecilik' ediyorlar.
Halk da derin sezgisiyle onlara fazla yüz vermiyor.
Kavunlarımız karpuzlarımız, gene dünyaya kapanıp gene bir 'otarşi' yani 'kendi kendine yetme' politikası uygulamaya yetmez. Aç açına otururuz kendi başımıza. Dünyadan koparsanız hiçbir çarkı döndüremezsiniz. 1925 yılında olurdu, yaptık, 2005 yılında olmaz.
Borçları ödemek zorundalar ve bu parayı 'yatırıma dönüştürüp halkın yüzünü güldürmeye' hiçkimsenin gücü yok. Niyet var, temenni var ama bu yeterli değil.
Birtakım egzantrik mütefekkirlerimizin 'Rusya'yla ittifak kurarız, Hindistan'la cephe tutarız, Çin'le anlaşırız, yeniden emperyalizme bile yöneliriz' türünden özlemleri, ancak ilerleyen yaşları ve arterioskleroz hastalığıyla açıklanabilir.
Bizde de prostat sıkıştırmaya başladı ama çok şükür aklımız fikrimiz henüz yerinde.